Seni Anladım Rousseau



Sabah sekiz onbeş’te aynı konu için beşinci kez belediye binasındasın. Amacın, Belçika vatandaşlığına başvurmak, ve bu uğurda hazırlardığın dosyayı kabul etmelerini sağlamak.

İçeride, verimsiz devlet dairesi imajıyla tamamen örtüşen bir durum var. Hasbelkader Angola’da değil de Belçika'da doğmuş oldukları için burada bir işe sahip olabilmiş insanlar bilgisayarlarının başında tamamen anlamsız işler yapıyorlar, hepsinin yüzünde ciddi bir ifade. Bundan yaklaşık 6 ay önce Belçika vatandaşlığına başvurmak için bu kapıdan içeri girdin ve o günden bugüne- 29 Mayıs 2017 gününe kadar biraz beceriksizlik, biraz da ayak diremekten kaynaklı türlü türlü sorunlarla uğraştırdılar seni. Ama bugün yeni bir sorun daha bulamadıkları için başvurunu kabul etmek zorundalar. Çünkü ne de olsa burası Angola değil ve burada herkese istisnasız uygulanması gereken birtakım yasalar var.

Dosyanı eline alıp, sana sesleniyor. Yavaş, alçak bir sesle. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden. Sanki 'sana seslenmek için harcadığım enerji fazlalık' der gibi. Bundan 6 ay önce ilk görüşmenizde de ‘Fransızca bildiğinizi nasıl kanıtlayacaksınız peki? ” diye sormuştu, büyük aptal gözlerini üzerine dikerek. Bu soruyu Fransızca sorduğundan durum alabildiğine ironikti fakat o bu ironiyi algılayabilecek kadar bile sevimli olmadığından, boşa harcanmış bu komedi anında hiçbir şey olmuyormuş gibi yapmak zorunda kalmıştın. 

Daha sonraki gelişlerinden birinde de St. Joseph’ten aldığın Fransız devleti damgalı diplomana dudak bükmüş, ‘küçük diplomanız da çok şıkmış’ demişti. Küçük diploma. O özensizce söylenmiş gibi duran sıfatın içinde neler neler saklı. Ne diyebilirdin? Senin gittiğin zavallı mahalle okulundan kat be kat iyi bir okulun diplomasi o, kendine gel diyebilir miydin? Diyemezdin tabii. Çok eski bir okul o diyebildin sadece.
Insan bunlara sinirlenmese. Zavallı devlet memurlarının küçük egolarına takılmasa hayat ne kadar güzel olabilir halbuki.

Bu sabah her şey tamamdı. Beş yıldır Belçika'da oturuyor olmak ve toplamda son beş yıl içinde 486 gün çalışmış olmak gerekiyor vatandaş olabilmek için. O 486 günü çocuklar tasolarını, beysbol kartlarını, misketlerini nasıl sayarsa, oturup öyle sayıyorsun. Neyse ki matematik kişisel hırslara ve oyunlara izin vermeyen bir alan. Yoksa eminim, günlerimi sayan kadın, bana ‘hayır bence 486 değil 78 gün çalışmışsınız’ derdi. Bundan çok eminim. Oturup günleri tekrar saydınız. Sonra tekrar saydınız. Sen zaten önceden de kendin saymıştın 32 kere falan. Toplamda 503 etti çalışmış olduğun günler. Insan gururlanıyor, tasosu çok olan çocuklar gibi.

Başvuru için ödemen gereken 150 Euro’yu ödemiştin. Tabii ki sizin için sesini yükseltmeye bile üşenen sistem, sizden dosyanızın işlem parasını da alıyor. Bu sabah bir 30 Euro daha ödedin, niyeyse. Yine de, hayatın boyunca almaktan kurtulacağın İtalya, Amerika, Kanada vizeleriyle kıyaslandığında 180 Euro çok iyi bir rakam.
İşte Belçika'lı olmaya giden kırmızı çizgi. Gerçekten.

Neyse. Bu işlemlerden sonra adam dört kopya halinde bir belge çıkardı. Üzerinde şöyle bir şey yazıyordu: Belçika vatandaşlığını almak ve Belçika halkının kurallarına boyun eğmek istediğimi, aynı zamanda da insan hakları ve temel özgürlüklere sahip çıkacağımı beyan ederim’ gibisinden. Bunu el yazınla 4 kopyaya da yazdın. O anda fark ettin. 
Hayatında unutmayacağın çok az andan birisi olacaktı bu. Bu anı sevdiğin veya tanıdığın biriyle değil de Belçika’nın St. Gilles mahallesindeki nüfus idaresinde çalışan yarım akıllı obez adamla paylaşmış olmak ne kadar da acayip. İçinde bin bir duyguyla yazdın o cümleleri. Bu çocukları yetiştirmiş bu topluma sevgi duyarak, kendi ülkenin giderek, dört nala yitirmekte olduğu değerleri hüzünle hatırlayarak, yapmakta olduğun şeyin aslında ne kadar da büyük bir değişiklik olduğunun farkına varıp şaşırarak.

Bir ülkenin vatandaşlığını almak.
Kanlı bayrak hikayeleriyle, çocukları emziren dişi kurtlarla, ‘olunmaz doğulur’ nidalarıyla büyümüş bizler için, bu ne anlama gelebilir? Bir ülkenin vatandaşlığına geçmek. O takımdan olmak, onların saflarına katılmak ve yazgını onların yazgısıyla kardeş etmek. 
İşte başka bir potansiyel Belçika'lı. Çizginin sonun gelmiş.

Bunların hepsi doğru. Rousseau’nun sosyal akit adını verdiği olaya somut olarak en çok yaklaştığın an bu an olmalı. Bu anlamda son derece rasyonel ve hukuksal bir adım. Ağlayan dişi kurtlarla, kanayan bayraklarla, damarında akan kanla falan alakası yok. Duygulardan arındırılmış bir düzenleme. Sosyal kontrat. Aşk evliliği değil. Zaten aşk evliliği de yok. Bazıları Angola'da doğmuş, bazıları Belçika'da. Durum bundan ibaret. Bazıları da şans eseri Angola’da ya da İzmir Konak Devlet Hastanesi'nde doğmuş olmalarına rağmen sonradan kalkıp bir de Belçikalı oluyorlar, hepsi bu.
4 kopyayı yazmayı bitirdiğinde adam ‘ne kadar da hızlı yazdınız’ dedi. Şaşırmış bir ifadeyle. Bazıları yazı yazmayı bilmiyor, bazıları 3 saatte ancak yazıyor bu iki cümleyi dedi. Kızsan bir türlü, kızmasan bir türlü. Bir taraftan adam normal bir insan gibi yazı yazabildiğim için şaşırıyor sana. Maymun muyum ben? diyesin geliyor.  Öte yandan neler görüyor kim bilir de normal yazı yazan birine şaşırır hale geliyor.

Kağıtları imzaladın, sana verdiği belgeleri aldın, bundan sonra süreç nasıl işleyecek onu sordun. Teşekkür ettin ve oradan çıktın. Dışarda dünya her zamanki gibi kayıtsız bir biçimde var olmaya devam ediyordu. Bir Belçikalı eksikmiş, bir fazla, umursamadan.

Giden İnsanlar ve Kalan Sehpalar

Eve ikinci el bir sehpa aldım. Ceviz ağacından, küçük bir sehpa. Üzerinde yer yer lekeler olduğunu farkedince hafif ıslak bir bezle silmeye başladım sağını solunu. Derken kafamı aşağı uzatıp, sehpanın atlına bakınca, el yazısıyla yazılmş bir isim gördüm. Bir de tarih. Camille Buyse, Mayıs, 1987. Camille, bir erkek adı da olabilir, bir kadın adı da. Mayıs 1987 mobilyanın alındığı, yapıldığı tarih olabilir veya bir depoya bırakıldığı tarih. Bunları bilmem olanaksız. Bildiğim tek şey, 1987 yılının Mayıs ayında birisi, büyük ihtimalle Camille Buyse’nin kendisi, ismini bu ahşap sehpanın altına kaydetmiş. Bir iz bırakma ihtiyacı hissetmiş bu sehpanın üzerinde.

İnternete girip Camille Buyse yazdım. Karşıma ilk çıkan 21 yaşında, St.Luc Mimari bölümünde okumakta olan Camille Buyse oldu. Camille’in instagram hesabında 705 takipçisi, fotoğralarından anlaşıldığı kadarıyla seyahat ve sevgilisiyle birbirinden güzel anlarla dolu özenilesi bir hayatı var. Hayır, bu benim aradığım Camille Buyse değil. Tapılası hayatını instagram’dan cümle alemle paylaşan Camille, 1989 yılında daha doğmamıştı bile. Tarihler tutsa bile, bu sehpanın hali, üzerindeki yazı ve insana verdiği hissiyat, Camille’in instagram hesabı ile hiç örtüşmüyor.
Hayır aradığım Camille Buyse bu değil.

Aramaya devam ediyorum. Daha aşağıda bir yerlerde, Madame Gilberte Meert’in ölüm ilanı var. Bir fotoğraf. Belki de ölümünden birkaç zaman önce çekilmiş, son derece demode yapılmış saçları, sarı yün hırkası ve gözlerine ilişmiş çekingen ama hala biraz meraklı bakışlarıyla Gilberte Meert’in büst fotoğrafı. Boynunda inci bir kolye var. Yanındaki yazıda şöyle diyor: Laeken (Brüksel)’de ikamet eden 24 Mart 1927’de Saint-Josse-ten-Noode’da doğmuş, 28 Eylül 2016’de Schaerbeek’te 89 yaşında vefat etmiş, Monsieur Camille Buyse’un dul eşi. Fotoğrafta bir instagram filtresi, narsisizm imaresi, bir güzel olma çabası yok. Sadece gerekli olduğu için çekilmiş bir fotoğraf bu. Acaba bu fotoğraf çekilirken Madam Gilberte nasıl bir ruh hali içindeydi? Hafızası yerinde miydi? Camille Buyse’u hatırlıyor muydu? Boynundaki kolyeyi hala hayatı sevdiği için kendisi mi takmıştı yoksa huzurevindeki bakıcısı son bir dokunuşla onun daha bakımlı görünmesini mi istemişti?

Hikaye mantıklı görünüyor. Tarihler birbirini tutuyor. Camille Buyse, vefat eder. Gilberte Meert eşinin yaptığı ahşap sehpa ve diğer eşyalarla geride kalır. Belki evinde oturmaya devam eder, belki de bir huzur evine gider. Bir şekilde ahşap sehpa Gilberte’in ölümüne yani 28 Eylül 2016’ya kadar evde ya da huzur evinde onunla kalır. Ölümünden sonra Gilbert’in cevizden ahşap bir sehpaya ihtiyacı olmayan çocukları onu bir Hristiyan yardım örgütü olan Armee De Salut’ye bağışlar. Evraklar, evin boşaltılması, yas günleri, depolar derken, ahşap sehpa Armee de Salut’nun Brüksel’deki mağazasında alıcısını beklemeye başlar. O alıcı 11 Şubat 2017 Cumartesi günü, bir sehpa almak fikriyle mağazaya girer ve onca sehpa arasında altında Camille Buyse yazanı yüklenip evine getirir. 

Camille Buyse marangoz muydu? Yoksa hafta sonlarında ufak mobilyalar yapan yetenekli bir amatör müydü? Belki de sahip olduğu her eşyanın üzerine adını yazan, nevrotik, tuhaf birisiydi. Belki de Camille Buyse’un vefatından sonra dul eşi Gilberte bir huzurevine taşınmıştı ve yanında sadece bu sehpayı almıştı, Camille’in elleriyle yapıp ona verdiği bir hediye olduğu için. Brüksel’in başka başka semtlerinde üzerinde Camille Buyse’un ismi olan başka ahşap mobilyalar var mı? Bunları bilmem olanaksız. Tek bildiğim Camille Buyse’un sehpasının şu anda benim salonumda olduğu. Camille Buyse’un – benim Camille Buyse- instagram hesabı yok ve ölümünden önce eşi Gilberte Meert’le New York Sokaklarında selfieler çekmedi. Bunu da neredeyse kesin olarak söyleyebilirim.

Camille Buyse iyiki yaptığı veya satın aldığı cevizden sehpanın altına güzel bir yazıyla adını ve o günün tarihini yazmış. Bütün bunları düşünmeme vesile oldu. 
Huzur içinde yat Camille. Sehpan emin ellerde.

Zinneke in Brusseleir

Renklerin ve insanların karmaşası, insanın yaratıcılığı, doğanın ve ilişkilerimizin kırılganlıgı. Terör kabusundan uyanan Brüksel dün binlerce insanla sokaklarda içinde barındırdığı farklı renkleri kutladı. Birbirine yaklaşmaktan, güvenmekten ve konuşmaktan korkmadan, omuz omuza, müzikle ve kahkahayla sokaklarda yürüdü, şarkılar söyledi. Başka bir deyişle, kendini iyi etti. Kendini korkudan, telaştan ve panikten arındırdı, şehrine yeniden bağlandı.



İki yılda bir düzenlenen Zinneke Parade, ismini Brüksel'e ait bir kelimeden alıyor. Zinneke'nin bir anlamı Brüksel'in içindne geçen Senne nehri. Tabii ki, diğer tüm büyük Avrupa kentleri gibi Brüksel de bir nehrin, bir suyun kenarına kurulmuş. Fakat Senne bugün artık yok. Üzerini kocaman bir bulvar kapatmış durumda. Yine de bu kayıp nehrin hafızası bu şehirde yaşayan insanların kimliğinde varolmaya devam ediyor. Zinneke piç anlamına da geliyor bir taraftan, kökleri belli olmayan, 'safkan' olmayan köpek manasında. Brüksel'in insanları bu kavramı gururla taşıyorlar çünkü biliyorlar ki sınırları bulandırmak ve saflıktan uzaklaşmak, insana yeni özgürlük alanları açıyor, üzerine yapıştırılan kavramlara karşı durmasına yardımcı oluyor. Brüksel gösterişli bir şehir değil, ama kendine bakan ve kendine piç diyebilen bir şehir. Bu da onu benim için çok özel kılıyor. Brüksel'in renklerinden biri olmak, ne mutlu!

Çatıdan Hikayeler


Kız ve erkek, Brüksel'in merkezinde bulunan bir çatıkatında birlikta yaşıyorlar. Bunu biliyorum çünkü onları yaşadığım evden görebiliyorum. Gri beyaz bir kedileri var. Kedilerin hep yaptığı gibi, o evi, kedisiz bir evden daha iyi bir ev yapıyor. Onlar otururken, konuşurken, yaşayıp giderken sessizce pencereden dışarıya bakıyor.

Sabah kahvaltı ediyorlardı. Kalkıp tabakları topladılar, öpüştüler, sonra kız kediyi okşadı onu kucağına alıp. Sonra erkek ve kız yanyana, omuz omuza durup birşeye baktılar. Kafaları önlerine eğik, erkeğin kolu kızın omuzunu sarmış halde. Sıradan görünen eylemleri, kendi küçük evlerinde şirin birer rituele dönüştüren bu çift ne güzel, ne kadar önemli.

Hayatın Unufak Ettikleri- 1


Akşamın yorgun bakışlarının doldurduğu metroya bindiler. Birisi yanıma, diğeri karşıma oturdu. Kafamı kaldırıp baktığımda, karşımda oturan 60 yaşlarındaki adamı görüyorum. Göz kapakları öylesine şiş ki, gözleri altında eziliyor gibi duruyor. Üzerinde 90’lı yılların dedektif filmlerinden kalma bej rengi bir pardösü var. Ayaklarının arasına siyah bir iş çantası sıkıştırmış. Bu adam dünyaya mutsuz olmak için gelmiş gibi duruyor. Kaşları, çatılmaktan taşlaşmış sanki. Bir yerlerdeki pek de sevmediği işinden dönen bu adam, metronun çıplak ışığında daha da mutsuz görünüyor. Onu bu hale hayatı, sevmediği işi getirmiş olmalı. Sanki bir daha asla gülmeyecekmiş gibi bakıyor. Şüphesiz ki hayatını bu kaşlarla geçirmemiştir. Onu lisede aşık olduğu kızla yürürken, arkadaşlarına şakalar yaparken, ya da Brüksel’in herhangi bir parkında oturup kitap okurken hayal etmeye çalışıyorum. Onları yaşamamış gibi sanki. Daha geçen gün, Tanju Okan’ı, Zeki Müren’i düşünürken, dünyanın ezip paramparça ettiği ruhlar demiştim onlar için. Belki de asıl bu adamdır paramparça olan. Ruhunu verip karşılığında hiçbir şey alamamış, oynadığı tüm kumarlardan yenik çıkmış bir adam. Metroların ve insanları işten eve, evden işe taşıyan kararlı trenlerin daimi sakinleri, çatık kaşlı, dedektif pardösülü, sorumlu aile babaları. 

İsimsiz ve taştan suratlı. 

Ezilmiş ve unufak olmuş.

Bloom!



İnsanın birbirine sokularak kurduğu şehirde Cuma günü iş çıkışı saatleri.  Arabalar, sanki ulvi ve anlaşılmaz bir kurala uyan küçük çocuklar gibi arka arkaya sıra bekliyor, yavaşça ilerliyor, şehrin uğultusuna bir uğultu daha ekleyip, yine aynı uğultuda kayboluyorlar. Hotel Bloom!un en üst katından Brüksel’e bakıyorum. Bir zamanlar lüks bir otel olan bu yer şimdilerde vasat işadamlarını, bütçesini düşünerek seyahat eden Amerikalı turistleri ve her daim şaşkın bakışlı, dünyanın diğer yerlerinden gelmiş diğer gezginleri ağırlıyor. Tuvaletlerde, odalarda eski zamanların şaşasından kalma ayrıntılar var ama tüm bu ayrıntılar 2015 yılında ezik ve zavallı kalıyor. Hyatt otelken çatılarının altında Prince veya Michel Jackson’u ağırlamış olan bu otel, Botanique parkına, hemen karşısındaki Dexia’ya ve Brüksel’in geri kalanına sessiz bir alçakgönüllülükle bakıyor şimdi.
Otellerin ruhunun olmamasına seviniyor insan. Onca gelip giden insan, yaşanan şeyler ve kısa süreli beraberliklerden yorgun düşerlerdi yoksa. Herkesin her zaman çok temiz olmasını beklediği, ama hiçbir zaman kimsenin sahiplenmediği oteller.
 Bir otelin iç organları. Bir otelin sahne arkası. Saklamaya gerek duyulmayan kablolar, yapılar ‘hizmet’ sektörünün mutfağı.

Parlak görünüşlerin ardına saklanmış çirkin arka koridorların, gözlerden itinayla kaçırılan çöp kovalarının, kimsenin görmediği ve görmek de istemediği, bir oteli otel yapan, durmadan, 24 saat devinen o organizmanın gerçekliği. O organizmanın içinde çalışmaktan görünmez olmuş insanlar. İnsanlığın çukurlarının daimi yerleşikleri.

Hamburger Sırası



Bedenim bu acayip havaya alışık olmadığından mıdır bilemiyorum, bugünlerde çok ama çok mutsuz hissediyorum kendimi. Sanki birisi içimden pillerimi çıkarmış gibi. Tüm gün yemek yemeden oturmamak için kendime kaçamak bir bicky almaya gittim. Karşıya. Burada insanlar birbirleriyle konuşuyorlar, kolayca, güvenle. Büfenin önünde sıra beklerken de konuşuyorlar. Önümde duran kadın bana dönüp yağan yağmurdan ve havadan şikayet ediyor. Onaylıyorum. Tiz, ince bir sesi var. 60 yaşlarında olmalı, ama yaşından fazla gösteriyor. Çirkin kadınların ortak özelliği. Büyük, siyah gözleri var. Ve gözlükleri. Gözlüklerin üzerinde elle çizilmiş, ince iki kaş, ucuz bebek oyuncakların kaşları gibi, suratında sırıtıyor. Evinden çıkıp patates kızartması almaya gelirken makyaj yapmış olabilir mi? Yoksa her gün evde böyle mi dolaşıyor? Bana hastalıklarından, bilmem ne hastanesindeki harika bir doktordan, diyabetten ve patates kızartması yiyince mutlu olduğundan bahsediyor. Sağlığı için yasak olduğu halde nasıl arada kaçamak yapıp buzlu bir Geuze içtiğini anlatıyor. Bana, büfe sırasında karşılaştığı bu yabancıya bu kadar çok şey anlatma ihtiyacını hissetmesinin tek sebebi olabilir diye düşünüyorum. Yalnız bir kadın bu. Belki hiç evlenmedi. Belki evde ona asla cevap vermeyen bir kediyle yaşıyor ve dışarı her çıktığında karşılaştığı insanlara aynı şeyleri anlatıyor. Bütün fiyatları biliyorum diyor. Neresi ucuz, nerede ne ne kadar, hepsini biliyorum. Artık insanlar güzel şeyler yemiyorlar, hepsi katkı maddeli yemeklerin’ diyerek yakınıyor.

Yağmur yağıyor ve kadın bana bütün bunları anlatırken benim aklımda sadece tek bir soru var:
- Ya ben de, 20 yıl sonra, böyle olursam? Yalnızlıktan çıldırmış, suratına ince kaşlar çizen, yemek sırasında tanımadığı insanlara mide rahatsızlıklarından bahsede yalnız bir ruh?

Gece Ziyareti



Brüksel’in sakin gecesinde sessiz bir yağmur yağıyor. Gecenin yorgunluguyla dolu sokakta, hızlı adımlarla, topuklarımla ritim tutarak ilerliyorum. İşte o sırada binaların ve arabaların arasından kabarık bir kuyruk gözüme çarpıyor. Türkiye’de olsa asla gözüme çarpmayacak bir detay, burada son derece dikkat çekici. Çünkü biliyorum ki burada sokakta hayvanlar yaşamıyor. Evet, bunu daha önce de, yine şehrin bu tarafında görmüştüm. Bu bir tilki. Kabarık kuyruğu, küçük kafası ve kafasına büyük gelen kulaklarıyla, sokağın ortasında durup, bana bakıyor. Aramızda 100 metre kadar mesafe var, belki daha da fazla. Ama şehrin karanlığında, o sokak ortasında, bu şehri paylaşan iki can olarak, bakışlarımızın üst üste bindiğini hissediyorum. Bana korkuyla baktığını görebiliyorum. O benim ona hayranlıkla baktığımı görebiliyor mu? Zannetmiyorum. Hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Hemen sonra durup yeniden bana bakıyor. O anda anlıyorum. İz sürmek böyle bir şey olmalı. Birbirinin farkında olan iki varlığın, belki de sonunu bildikleri, ama yaradılışları gereği kendilerini bırakamadıkları bir oyun oynaması gibi. Onu takip ettiğimi düşünerek tedirgin oluyor. Oysa bu tedirginliği, şehrin ortasında öylesine gülünç ki, şaşırsam mı, gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Her yanını saran motorlu araçların, insanların üzerine yıllarca düşünerek yaptıkları hastanelerin ve evlerin arasında o, tüm bunlara inat yaşarmışçasına ve buna hiç aldırmadan var oluyor. Evet yaptığı tek şey bu. Var olmak. Üzerinde düşünmeden. Her şeyi nasıl da değiştirmişiz şehirde. Bir zamanlar dolaştığı bu yerlerin hepsi, ama hepsinin ormanlık arazi olduğunu insan aklına bile getirmiyor. Sanki toprak topraktan değil de, asfalttan geliyormuş gibi. Sanki insanın ayağının altında incinip bükülen, yağmurlar yağdığında utanmazca şekil değiştiren toprak hiç olmamış gibi. Tilki pıtı pıtı yürürken, nesillerden kendine aktarılan bilgilerle hareket ediyor. Ayakları asfalta nasıl tepki veriyor? Nerede uyuyor ve çocuklarını nerede büyütüyor? Şurası kesin, daha rahat ettiği, güvende olduğu yeri bırakıp buraya, insanların arabalarını bırakmak için köşe başındaki makineye paralar attığı bu sokağa gelmesinin sebebi yemek bulmak. Sürekli kendi safrasını üreten şehirde, geceleri sokak aralarında dolaşarak, hayatta kalmanın yollarını arıyor. Bizden ne farkı var? İnsan olarak kendimize hak gördüğümüz bu mekanda, bize rağmen bizimle nefes almaya devam edebiliyor olması, tek kelimeyle çok güzel.
Yağmur yağmaya devam ediyor. Ben korunaklı evimden dışarı bakıyor ve bunları yazıyorum. Sen ise her gün yeniden yazmak zorunda olduğun hikayenin neresindesin bilmiyorum. Sadece benimle bu şehri paylaşmaya devam edeceğini umuyorum. Çünkü içinde sen olmadan şehir güzellikten yoksun ve kibirli bir sanrıdan öteye gidemiyor. Ne olur varolmaya devam et. Bana rağmen. Bize rağmen.


 Fotografı ararken 'Brüksel'de çok fazla tilki var' gibisinden haberlere denk geldim. Ben bu insanoğlu kadar arsızını, utanmazını görmedim kardeşim. Kimse sana soruyor mu acaba Brüksel'de çok mu insan var diye?

Yolda 4 Yabancı


Brüksel’den Paris’e giden özel bir arabayı paylaşan 4 kişi, havadan sudan konuşuyorlar. Bu dört kişiden biri de benim. Sürücünün yanında oturuyorum. Justin arada gözlüklerini düzelterek, dikkatli bir şekilde arabayı kullanıyor. Saat 8 buçuğa yaklaşıyor, işlerine giden insanlar çoktan evden çıkmış, yollara dökülmüş durumdalar. Justin ‘baştan uyarayım, ben yolda müzik dinliyorum’ diyor ve 60’lı yıllardan bir şarkı çalmaya başlıyor arabada. Arkada 65 yaşından genç olmayan bir Almanca öğretmeni ve Avrupa’nın farklı şehirlerinden oteller açmaya giden genç bir kadın oturuyor. Birbirimize kibarlık sınırlarını aşmayan sorular soruyoruz. İnsanı suçlu hissettirmesi mümkün olmayan, ‘nerelisiniz, ne yapıyorsunuz?’ gibi zararsız ama içinde ipuçları barındıran sorular. Ben yanında oturduğum için daha çok Justin’le konuşuyorum. Daha 22 yaşında. Tıp Fakultesinin 3. yılını daha bir önceki akşam bitirmiş, yaz tatili için güneye, Toulouse’a, ailesinin yanında gidiyor. Varlıklı bir aileden geldiği belli olan bu genç adam, bana kalp cerrahi olmak istediğinden bahsediyor. İnsan anatomisinden bahsederken kurduğu cümleler dikkatli ve kendine güvenli. Şüphesiz daha öğreneceği çok şey var, ama şimdiden insanda sadece doktorların muktedir olduğu o garip güveni uyandırıyor. Onu bir hastanede, aynı filmlerdeki gibi başında renkli bir bandana, Rolling Stones eşliğinde ameliyat yaparken hayal ediyorum. Evet aklımda buna dair hiç şüphe yok, Justin eski müzikler dinleyen, kuşaktan kuşağa doktorluk mesleğinin sürdürüldüğü bir aileden gelen bir kalp cerrahı olacak. Onun gençliğine imrenerek bakıyorum. Asla geri gelmeyecek bir şeyin vücuda gelmiş hali o. Onun yaşındaki herkes gibi. 

Son Durak



Dieweg mezarlığı. Bir süredir mezarlıktaki yaban hayatı kendi haline bırakmışlar. Ölümün taşlaştığı bir yerde hayat inadına fışkırsın diye. İçinde bir zamanlar zengin ve şaşalı hayatlar yaşamış insanların süslü mezarlarını barındıran bu mezarlık yemyeşil şimdi. Baharın ve kendi haline bırakılmışlığın etkisiyle sarmaşıklar, çiçekler, ağaçlar beton ve mermer mezar taşları arasından yer yer onları parçalayarak, yer yer üzerlerini yemyeşil kaplayarak alanı ele geçiriyorlar. Ölümü yok sayan, ondan bahsetmek bile istemeyen, onu hep uzaklara, kapalı odalara, etrafı duvarlarla örülmüş alanlara, şehrin eteklerine saklayan modern batı kültürü. Bu yüzden mezarlıklara gitmek çok iyi oluyor. Ülkemizdeki mezarlıklar ve buradakiler ne kadar da farklı. Sanki her şey aynı şekilde ölmüyormuş gibi. 

CPAS

Öğle yemeği yemeye çıkmış onlarca insana tezat yaratarak, karşıdan karşıya geçti az önce. Sen bu kısmını görmedin. Ama onun, kariyerlerinin bir sonraki adımı düşünmekte olan, öğle yemeğinde kim bilir hangi önemli politikacı ile yemek yemiş, dünyanın geleceği hakkında kim bilir hangi önemli kararların alınmasına önayak olmuş o insan kalabalığının içinde nasıl da iğreti durduğunu hayal etmek çok kolay. Sen yanında geçerken yavaşça sesleniyor. Dikkatini ona yöneltiyorsun. Elindeki kağıt parçasını sana uzatıyor. Ne anlamaya çalıştığını anlamak güç. Bir adres mi arıyor? Eline tutuşturduğu kağıtta bir adres yazmıyor. Bugünün tarihi, ve saat ikiye doğru yazıyor kağıtta. Yüksek sesle okuyorsun. Aklına ilk gelen, el yazısını okumakta zorlandığı. Ama böyle bir şey düşündüğün için aptalsın. Birbirinize bakıyorsunuz. Neresi diye soruyor. Ne neresi? CPAS diyor. İşsizlere yardım eden kurum. Adres yok mu diyorsun, hayır diyor. Nereye gitmesi gerektiğini bilmiyor. Tek bildiği, 20 Mayıs saat ikiye doğru bir yerde olması gerektiği. Üzgünüm adresi bilmiyorum diyerek yoluna devam ediyorsun. Vazgeçmiş gözleri, zavallı bir beresi var. Ne kadar da uzakta, içinde bulunduğu yerin koordinatlarından ne kadar da habersiz. Biliyorsun ki, randevusuna gidemeyecek. Ve gidemediği yerdeki görevli onun için ‘randevusuna bile gelmekten aciz’ gibisinden bir yorum yapacak. Onun geçtiği yolları hiç anlamadığı için. Oysaki bu adamın derdi sorumsuzluk veya beceriksizlik değil. O, hiç anlamadığı bir dilde konuşan insanların arasında arya söylemeye çalışıyor. Etrafındaki dünyanın anlamını koparıp almaktan aciz. Ve bu, onun suçu değil. O çok uzağa gitmiş. Ya da dünya ondan çok uzağa gitmiş. Sonuç değişmiyor

Siyah Peygamber

Şehrin ortasındaki caddenin ortasında bir adam duruyor. Durmuyor. Caddenin ortasında uzanmış, kendisine doğru gelen arabalara bakıyor. Meydan okuyarak. Onun bir peygamber, dünya ile derdi olan bir seyyah olduğunu düşünmek istiyorsun. Karanlıkta, koyu renkli asfaltın üzerine uzanmış, siyah tenli bir peygamber o. Bu gözleme içgüdüsel bir süreç eşlik ediyor. Risk analizi. Farkında olmadan, gelip geçen arabaların onu görmeyerek üzerinden geçme ihtimalini hesaplıyorsun. Bunu düşünen tek kişi sen değilsin. Bu insanlığın kolektif bilincine işlenmiş bir kaygı. Kaygının diğer tüm duyguları esir ettiği zamanlarda insanoğlunun hayatta kalmasına yaramış olan bir duygu bu. Bu yüzden, o Cuma gecesi Brüksel’in ortasından geçen bulvarın ortasına uzanmış siyah adama bakan herkesin aklından benzer şeyler geçiyor.
Adam sonunda, boylu boyunca uzanıyor asfalta. Yüzü yere dönük. Uzun süre böyle kalabilir, ama kolektif bilinç buna engel oluyor. Bir grup genç yanına gidiyor ve onu ellerinden ve ayaklarından kaldırarak kaldırıma, yolun kenarına taşıyor. Yüzü yere dönük halde, elleri ve kollarından havaya kaldırılmış adam insanda doğru bildiği kurallarda bir yanlışlık olduğu hissi uyandırıyor.
Onu öylece kaldırıma bırakıyorlar. Birkaç kişi daha yanına gidip nasıl olduğunu soruyor. Sonra adam yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Az önce yolun ortasından kaldırıma taşınan kendi değilmiş gibi, yine aynı kararlılıkla gidip tekrar yolun ortasına dikiliyor. Elinde bir bira kutusu var. Düzenli bir yaşama alışmış Brüksel’li sürücüler, gecenin ortasında farla aydınlattıkları yolun üzerinde dimdik bakışlarını üzerlerine dikmiş adam görünce, hiç şüphesiz çok şaşırıyorlar. O meydan okumaya devam ediyor. Arabaların şehre hakim oluşu, mekanları kendilerine mal edişlerine mi kızıyor? Kolektif bilinç bir kez daha uyanıyor. Bu kez başka bir genç, yanına gidiyor ve koluna girerek onu yolun ortasından kaldırıma doğru-bu kez karşı tarafa-çekiyor. Kol kola, kaldırıma çıkıyorlar. Genç adam yanında durarak ona bir şeyler söylüyor. Sonra, görevini yapmış olarak, yoluna devam ediyor. Kendini arabaların vızır vızır geçtiği bir caddenin ortasında atan bu adamı, ortalama 5 dakikada bir birisi kurtarıyor. Belki onunla uzun uzadıya konuşup asıl derdinin ne olduğunu, aslında neye kızdığını anlamaya çalışmıyorlar. Kimse ona iş vermeyi, evine almayı da düşünmüyor. 2013 yılında Avrupa’nın büyük bir şehrinde, insanın insanla ilişkisi, o derece ileri gitmiyor. Yine de, beraber yaşayan insanların oluşturduğu kolektif bilinç, onu tamamen görmezden gelmemize engel oluyor. Mutlaka, ama mutlaka, onu sessizce gözleyen pasif kalabalığın içinden birileri çıkıp, ona müdahale ediyor.
İnsanlık olarak, bizi bize hatırlatan, şimdilik bu. 


İstersen biletsiz bin, kimse karışmıyo abi 2-Brüksel'de Bilet Kontrolü


Tabii bizde biletsiz binilmiyor da neden elin Avrupa’sında biletsiz binilebiliyor?
İşte hata burada. Orada da biletsiz binilmemesi gerekiyor aslında. Brüksel’den bahsedeceğim. Buraya ilk geldiğimde metroda bile turnike (turnike dediysem açılır kapanır saydam süper cool ışıklı kapı) yoktu. Otobüs şoförü zaten bana mısın demiyor, tramvay aynı şekilde… İnsan daha ne ister? Şimdilerde giderek daha fazla metro durağına kapılar yapmaya başladılar. Eski güzel günler geride kaldı. Yine de zaman zaman kapılar çalışmıyor, veya insanlar birbirine yapışarak aynı anda bir biletle geçiyorlar vesaire. Tabii tüm bunlar aynı zihniyet üzerine kurulmuş: bilet almak zorundasın. Öyle bizim anladığımız gibi değil yani. Ama almazsan otobüse binemezsin diye bir şey yok. Binersin, ama kimse karışamaz değil. Evet otobüs şoförünün umurunda değil ama kontrol olursa ödersin 80 Euronu. Yani sana kalmış. 1.6 Euro kar edeyim derken 80 Euro ödeme riskine girme seçeneğini sunuyor adam sana. Üstelik bir kere daha yakalanırsan 160 Euro. Bu kadar basit. Hiç bilet almayan insanlar tanıyorum, kontrol olunca ödeyecekleri paranın bilet parasını amorti edeceğine inanan maceraperestler bunlar. Bir de tabii bilet denen şeyi zerre sallamayan evsizler var. Adam zaten metro durağında yaşıyor, toplu taşımaya para mı verecek bir de? Bir de benim gibi ara sıra bilet parası vermeyen insanlar var. Ki bunlar tüm gruplar içinde en salak olanlar. Ya hiç para verme, ya da her seferinde ver kardeşim. En azından yakalanırsan bir şeye değsin. Metroda biletsiz gitmenin de heyecanı başka hiç bir şeyde yok beee.
Peki kontrol nasıl oluyor? Nadiren olan bir şey olduğu için, bilet kontrolü biraz gizemli, şehir efsanesi gibi bir şey. Ben hep birden beliriveren, tavandan aşağı iplerle inip kapıları tutan siyah giyinmiş adamlar olarak hayal etmiştim bilet kontrolü yapan insanları. Gelip biletsiz gezinen bedavacıları kıskıvrak yakalıyorlar, metrodaki herkes de parmakla gösterip onları ayıplıyordu. Biletsiz kişi de bu utanca daha fazla dayanamayarak ağlamaya başlıyordu. En azından ben öyle hayal etmiştim.
Gerçekle tanışma fırsatı buldum geçen hafta. Bozacıyla karşılaşmak kadar hayal kırıcıydı. Hayal kırıcı diye bir laf var mı emin olamadım şimdi. Neyse. Ekim sonu olmasına rağmen hava çok güzeldi. Çok güzel dediysem gece 14 derece falandı. Yağmur da yağmıyordu, dolayısıyla Cumartesi akşamı Brüksel’de herkes dışarıdaydı. Gece otobüsüne binmek için durağa gittim. Saat 2.40 falandı. Son otobüsün gelmesini bekleyen bir sürü genç insan biralar içiyor, yerlerde yuvarlanıyordu. Çok rahat bir ortamdı gerçekten. Otobüs geldi, biletimi okuttum (bilet dediysem üzerinde resmim olan çipli kentkart) ve yerime oturdum. Gece otobüsleri her zaman gezici tiyatro gibi oluyor. Sarhoşlar bir tarafta, gideceği yeri hala bulamamış elinde haritalar şoförden yardım isteyen şaşkın turistler bir tarafta, kızlara asılan gençler bir tarafta, kikirik kızlar diğer tarafta. Tam bir şenlik. Yola yeni çıkmıştık, bir iki durak ancak gitmiştik ki, aniden durakta bekleyen gri kıyafetli adamlar otobüsün kapılarında belirdi. Üzerlerindeki kıyafetin sırtında ‘Ticket Inspection’ yazıyordu. Ellerinde de pos makinesine benzeyen bir şey vardı. Pos makinesini yanında dürüm, pizza pizza kutusu vs. olmadan görmeye alışık değildim. Şaşırdım. Tüm kapılardan bindiler ki kaçan olmasın. Herkese bilet sormaya başladılar. Otobüse binerken kimsenin bilet gösterdiğini görmediğimden, içeride kıyamet kopacağına emindim. Çok zevkliydi, herkes hapse girecek, bense madalya alacaktım. Üstelik bir Türk olarak ülkemi Türk Milliyetçiliğine uygun biçimde temsil ediyordum. Bir de ne göreyim? O asi sarhoş gençlerin çoğu kuzu kuzu kartlarını çıkardı verdi. Kontrolcü amca kartı pos makinesine sokuyor, kartın kullanılıp kullanılmadığını kontrol ediyordu. Demek ki bu seyahat için para ödeyen bir tek ben değildim. Sistem hala işliyordu. Bir çok kişi ödeme yapmıştı. Sıra bana geldi, kartımı uzattım. Hani arabayla ülke sınırı geçerken insanın içinde bir suçluluk duygusu olur ya, hiç bir şey yapmadığın halde sanki kaçakçıymışsın da bagajda eroin varmış gibi hissedersin. İşte o duyguyla kartı verdim. Sorun çıkmadı. Gururla yerime kuruldum ve diğer insanların rezilliğini izleyeme hazırlandım. İşte o sırada fark ettim: olaylar hiç de benim hayal ettiğim şekilde gerçekleşmiyordu. Bileti olmayanlar ağlamıyor, kontrolcü amcalar ve biletli yolcular onlara ayıplayıcı bakışlar atmıyordu. Kimsenin umurunda değildi. Kontrolcü amcaya biletim yok diyordun, o da ‘Identité silvuple’ diyordu, sen de kimliğini uzatıyordun. İnsanları cinsiyetlere göre pembe mavi diye ayıran kimlik kartlarının bir üst teknolojisi olan çipli kimlikler var burada. Büyük birader daha iyi izleyebilsin diye. Onu veriyorsun adama, hooop devlete 80 Euro borçlandın. Ben para alışverişleri, bozuk paranın çıkışmaması, ağlayıp yalvaranlar, adamın cebine para sıkıştırmaya çalışanlar, yerlere düşen, dizini döven kadınlar hayal etmiştim. Bunların hiç biri olmuyordu. Kartlar alınıp veriliyordu sadece. Çok sıkıcıydı. Tabii bazılarının kimliği yoktu yanında. Bizimle gelin o zaman diyorlardı. İşler orada biraz daha heyecanlı oluyor tabii ama beraber otobüsten indikten sonra ne olduğunu bilemediğim için bir şey diyemem. Kontrolcü amcalar adam ayırmada gerçekten ustalar. Sarı saçlı güzel bir takım kızlara ne biletiniz var ne kimliğiniz, ne yapacağız şimdi diye sordular. Kızlar gülümseyip yalvardı, burada yaşamıyoruz, Brüksel’e gezmeye geldik dediler. Adamlar da hadi inin aşağı, gözümüz görmesin sizi diyerek gitmelerine izin verdi. Büyük Birader bile güzel bir kadın karşısında çaresiz kalabiliyor bazen. Ama Fas’lı ve çirkin bir genç erkeksen yandın. Otobüsün en arka koltuğunda oturan, elinde bira kutusu olan adamı gören kontrolcü amcalar hemen olay yerine koştular. Bilet sordular, yoktu. Kimlik sordular, verdi. Sonra bu bira ne? İçemezsin otobüste! dediler adama. Sarışın kızlar gecenin karanlığında çoktan kaybolmuştu o sırada. Otobüsteki tüm kontrol işi bitmişti ama hepimizin enspektörlerin Fas’lı genci sinir etmesini izliyorduk. O birayı atacaksın dediler. Tamam dedi, şöyle kapıdan dışarı atarım. ‘hayırrr, gidip çöpe atacaksın’ diye sinirlendiler. ‘Tamam atarım ama otobüs beni beklesin son otobüs bu’ dedi. Tabii bunu 5 dakika tartıştılar, bu kadar hızlı olmadı. Adamı ite kaka dışarı çıkardılar, otobüs de kapılarını kapattı, adamı bıraktı gitti. Büyük Biraderin ülkesinde Fas’lı bir genç olmak ne kadar da zordu. Bense ilk kontrolümden alnımın akıyla çıkmanın haklı gururuyla eve döndüm.

Not: Bu konunun en absürd kısmına geleyim: kontrol yapılacağını önceden haber veriyor adamlar internet üzerinden veya gazeteden!Diyor ki Cumartesi saat 14-16 arası tramway'da kontrol olacak. Şu yaşıma geldim, Avrupa'lı kafasına akıl sır erdiremedim kardeş.

İstersen biletsiz bin, kimse karışmıyo abi 1-Paris'te Gece Otobüsü


Duraktaki bilgi panosu
Avrupa’nın çeşitli şehirlerindeki toplu taşıma ücretlerini anlatmak için bizde sık sık söylenen bir cümledir bu. Özellikle de otobüsler için gerçekten de yanlış değil. Ama olayı hiç anlamamış yurdum insanı yaklaşımı. Nasıl yani kimse karışmıyo? Adam milyonlarca Euro yatırım yapmış toplu taşımaya, sen her fırsatta biletsiz bin, kimse karışmasın. Toplu taşıma pahalı bir mevzu. Bizde tabii kolay. Otobüs filomuzun yarısı soğuk savaş sırasında komünist olan Macaristan’da yapılmış. Durak dediğimiz şey yağmur yağarsa sığışmak için kullandığımız üstü kapalı bir alandan ibaret. Aslında duraktan anladığımız da bu. Nerede şehrin haritası, nerede durağın ismi, nerede hangi otobüsün hangi dakikada geleceğini yazan, haftanın farklı günleri ve yılın farklı aylarını gösteren, otobüsün bundan sonra duracağı durakları gösteren pano? Bunların hiç biri yok bizde. Çok pratik. Her gün yeni bir heyecan. Otobüslerin içi de ayrı bir konu tabii. Şimdi yeni yeni başladı, durağa gelmeden önce durağın ismini söylüyor mekanik kadın sesi. İzmir’deki kadın çok rahatsız bir tip. Her kelimeyi tonlayarak söylüyor. Durak ismi iki kelimeden oluşuyorsa dinlemesi çok keyifli bir konuşmacı. Kısacası bizim ülkemizde toplu taşımaya daha az yatırım yapılıyor. Ama bu otobüs şoförlerimizi asla yıldıramaz tabii ki. Ben devlete ait bir aracı bu kadar sahiplenen başka bir meslek grubu görmedim arkadaş. Sanki kendine hat almış Halk Otobüsü. Bilet atacan kardeşim!!!diye kükreyen, bilet için adam tartaklayan şoförler gördüm. Bir keresinde ayaklarımı orta çıkışın oradaki metal şeye dayamıştım, şoför otobüsü kenara çekti, yerinden kalktı, bana doğru geldi ve ‘çay da getireyim mi?’ diye sordu. Kinayeli konuşmayı çok seven bir insandı. Hemen ayaklarımı indirdim tabii. Otobüslerimizde ahlakın korunmasında da şoförlere çok büyük görevler düşüyor ülkemizde. İnsanlar birbirini sevmesin, gençler öpüşemesin diye ne streslere katlanıyor sürücüler, kimsenin haberi yok. Yani bizim şoförlerimiz angaje, sürekli tetikte. O yüzden toplu taşımaya az yatırım yapan ülkemizde otobüse biletsiz binmek gibi bir şey zaten hayal bile edilemez. Ama Avrupa’da durum farklı. Paris’teki otobüs şoförlerine ‘araca binenlere bilet soracaksınız’ demiş belediye, onlar da greve gitmişler ‘biz polis miyiz bize ne bize ne!!’ diye bağırmışlar yollarda. Her şey felç olmuş. Tipik Fransız yaklaşımı. Aslında haklılar. Bir örnek vereyim: Paris’te gece otobüsüne binmiş herkes, otobüs şoförlerine hak verecektir. Bir keresinde kızlarla binmiştik, biz ki İstanbul’dan geliyoruz, kimseden korkmayız, psikopatız; ceylanlar gibi ürktük. Otobüsün yarısı uyuyordu, arkada bir takım gençler sigara içip yerlere tükürüyor, başını kaldırıp bakanlara ‘ne bakıyon len dallama’ gibisinden küfürler ediyorlardı. Benim yanıma bir transseksüel oturdu. Yapay memeleri tamamen ortadaydı, sadece uçlarını kapatan, omuzlarından aşağı inen siyah şeritler vardı üzerinde. Çorapları kaçık, saçları keçe keçe olmuş, üzgün bir kadındı işte. Gençler kadının üzerine tükürdüler. Kadın kendi kendine konuşmaya başladı. ‘Bu geceyi de sıçıp attılar amk!!’ falan diye kendi kendine söylendi. Ben yine ürktüm. Üzgün kadın sağ omzumda uyuya kalmak üzereyken otobüsten indik. Şimdi filmi durduralım ve bunun Türkiye’de olduğunu düşünelim. Bir kere gençlerin hepsini otobüstekiler topluca döver. Transseksüel zaten otobüse binemez, o kıyafetle sokakta da yürüyemez ya neyse. Bunların hiç biri olmadı Paris’te. Tüm bunlar olurken şoför otobüsü kullanmaya devam etti, insanlar sanki bir grup genç memeleri açıkta bir transseksüelin üzerine tükürmüyormuşçasına camdan dışarı baktılar. Yani demem o ki, bizdeki sosyal yapı, birbirini kollayan, sahip çıkan, boğan ve döven sosyal yapı, otobüslerimizde de birebir işlediği için, otobüslerde taşkınlık vesaire olamaz. Biletsiz de binemezsin. O kadar. İkinci kısımda da kontrol mevzusu nasıl işliyor onu anlatacağım. Zira bu post çok uzadı.

Belçika’nın Çakma Yükseltileri

Aralık ayının sonlarına doğru S. ile La Roche en Ardennes’e gittik. Belçika’nın dümdüz olmayan tek yeri burası. Ardennes denen tepelik (dağlık demeye dilim varmıyor-) ve ormanlık alanda bulunuyor. 5000 kişilik bir kasaba. 13 Km’lik bir yürüyüş parkuru seçmiştik. Yolumuz tepelerin üzerinden, düzlüklerden ve 30 derece eğimli inişlerden, akarsu vadilerinden geçti.

İyi insanlarla tanışmak

Cuma akşamı, Lea’nın daveti sayesinde, Friends oF The Earth’in binasına gittim. Porte de Namur’un yakınında, Edinburg sokağında, Mundo B binasını mesken edinmiş otuzdan fazla STK’dan birisi FoE. Önce kızgınlık hisleri vardı içimde...

İş Görüşmesi-1

Çarşamba günü iki ayrı iş görüşmesine gittim. Sabahtan, Avrupa Birliği mahallesine yakın bir yerde ofisi olan NFU-İngiliz Çiftçileri Derneği-, öğleden sonra da GAIA, yani hayvan hakları konusunda çalışan bir kuruluş. İkisi  birbirinden daha farklı, daha zıt olamazdı. NFU ofis işlerini yapacak, getir götür işlerine bakacak yarım zamanlı bir kişi arıyordu. 900 euro civarında bir para karşılığında. NFU benim savunduğum ne varsa ona karşıydı, çünkü çiftçilerin statükocu zihniyetini temsil ediyordu.

Türk Önyargısı ve Permakültür

Az önce ortaklaşa ekilen bir şehir bahçesini ziyarete gittim. Bahçe permakültür mantığına uygun olarak ekiliyor. Geleneksel tarımın bir adım ötesine geçen, toprağı, suyu, bitkiyi ve bunlarla devinen tüm canlıları akıllıca, yeni bilgiler ışığında kullanan, daha doğrusu bu farklı canlılar arasındaki ilişkileri bir mühendis aklıyla manipüle eden bir tarım metodu permakültür. Etterbeek’te tren yolunun hemen kenarında, Paris’in HLM konutlarına benzeyen dev apartmanların ayak altındaki bu bahçe önce hüzün verdi bana. Doğa burada, insan tarafından geri dönülmez biçimde ehlileştirilmiş bu şehir artığı yerde hayat bulmaya çalışıyordu yeniden.

Kuaförler ve hayatın dönemeçleri

Bugün saçlarımı kestirmeye gittim. El işinin her türlüsünün çok pahalı olduğu Belçika’da benim güvenebileceğim bir kuaförün fiyatı 35 Euro’dan başlıyor. İşsiz güçsüzken kuaföre bu kadar para vermek elbet içime oturacaktı. Üstelik tanımadığım bir insana güvenmek ve derdimi anlatmaya çalışmak zorunda kalacaktım. Sonuç da değişmeyecekti büyük ihtimalle: sonunda gözyaşlarımı saklamaya çalışarak salondan çıkacaktım, sinir ve üzüntü tufanları arasında.
Nedendir kuaförle olan bu ikircikli ilişkimiz? Ne zaman aşkımız eskise kuaföre gidişimizden mi?

Yesil Pantalonlu Adamlar


Beirut Konseri-Ancienne Belgique-Brüksel
Salondaki Hollandalı sarışın kız sayısını, sahnenin ne kadarını göremediğime bakarak hesaplayabiliyorum. Salonda, neredeyse 2 metreye yakın insanlar, bizdeki gibi 135000te bir olmadığı için, benim gibi normal kısa boylular için konser izlemek, Kuzey Avrupa’da daha zor oluyor.

Önümde bir dopsi, onun önünde de Hollandalı sarışın. Bremen mızıkacıları gibi olduk. Ama tersten. Yani ben en arkadayım. Aralardan görmeye çalıştım işte. Zaten ben nerede dursam önümde uzun durur, gelir durur yani ben uzunu arayıp bulmam. Bir de yanımda koridor oluşur. Yani yanım yol geçen hanı olur hemen. Stephen bunun ben yol verdiğim için olduğunu söylüyor. Ben istem dışı da olsa yol veriyormuşum o yüzden herkes oradan geçmeye başlıyormuş.
Beirut sahneye çıktı, Scenic World ile başladı, Mount Wroclai ile bitirdi. Konser tam olarak bir saat 20 dakika sürdü. Çok uzun değil ama Beirut’un şarkıları ortalamadan kısa olduğundan, herhalde 15 taneden fazla şarkı söylediler. Neler neler söylemediler ki? En sevilenleri, yeni şarkıları, hepsini söylediler. Stüdyo kayıtlarından farklı, ama yine çok güzel. Zack ne kadar genç. Gömleği, pantalonu, French boylardan öğrendiği saç düzeltme hareketi ile bir Amerikalıdan çok bir Parizyen dersin. Yüzündeki hafif hamburger şişliği olmasa, beyaz teninden, kıyafetinden, yaptığı müzikten kendisini bohem Fransız sanmak mümkün. Ama işte küçükken yediği ponçik hamburgerler yüzüne yerleşmiş artık. Sedanın Amerikalılara burger suratlı dediği geldi aklıma. Zack sahnede öyle bir duruyor, öyle bir söylüyor ki, sesinde öyle bir şey var ki, bu genç adamın, bütün bu şarkıları içinden çıkarmış bu yetenekli insanın, pek iyi bir çocuk olduğunu hissediyorum hemen. Sanki Zack, lisede ağladığınızda sizin derdinizi dinleyip akıllıca bir şeyler söyleyen o arkadaşınız gibi. Ya da, iskeleden yürüttüğünüz kayıkla kıyıdan hafif açılıp da bira içip gün batarken hayattan bahsedebileceğiniz bir dost gibi. Bütün bunları, sadece sahnede olduğu için mi düşünüyorum acaba? Belki de o şu anda aşırı terlediği için rahatsız. Veya karnı hafif ağrıyor. Veya boxerının lastiği ters dönmüş göbeğinin alt kısmını sıkıştırıyor olabilir. Belki de tüm bunları hissedemeyecek kadar konsantre olmuştur sahnede olduğu gerçeğine. Belki hala çok heyecanlanıyordur. Belki de akşam karı goturur muyum diye düşünüyordur. Kesin düşünmüyordur, yeni evlenmiş çünkü. Belki karısı da onunla beraber Avrupa turuna gelmiştir. Çıkışta otobüslerini gördük. Öylece şehirden şehre gidiyorlar, otelde falan kalmadan….bütün şarkıcılar böyle mi yoksa bunlar daha çapulcular mı? Oteller, otel odalarında fotograflar, beyaz bornozlu ve portakal sulu anlar için daha yeterince paraları yoktur belki de. Beiruttan önce bir grup vardı. Söyledikleri şarkıların arasındaki sessizlikte çıkıp, Allahın cezası hipsterlar siz buna müzik mi diyosunuz diye bağırasım geldi….Saçmalık işte. Bu arada bu fotograftaki kiyafetlerin aynisi vardi ustelerinde...bir tane mi kiyafetleri var nedir? Yazik...

Etiketler