Ah Amy, Vah Amy


Bazen bazılarımız diğerlerimizden ne kadar da fazla. Ne kadar da içi dolu, yüreği dolu. İçi kelimelerle dolu Amy, onun gibi diğer pek çoklarının yaptığı gibi bu dünyaya fazla gelmiş demek ki. Belgeselini izlerken, sağlıklı, akıllı, inanılmaz yetenekli genç bir kadının yokoluşu içimi ezdi. Dünya içi kelimelerle dolup taşan bu güzel kadını unufak etmiş. Ve bunu yaparken sadistçe bir zevk almış. Bunun bir parçaşı olmamak için çaba sarfettiğimi hatırlıyorum. Kendini tamamen yok etmeden önceki son zamanlarında Belgrad'da çıktığı konserde sarhoş halde, sarkılarını söyleyerek kalabalığı eğlendirmeyi reddettiği için yuhalanmış, sonra da sahnede sendeleyerek, oradan oraya yürümüştü. Ben vidyonun tamamını izlemedim. İzleyemedim. Başka bir insanın o halini, belki yüzbinlerce insan karşısındaki o savunmasız, o zavallı haline bakmayı, bundan zevk almayı, bunu tüketmeyi reddettim. Pazar günü belgeseli izlerken de yine aynı sahnelere bakamadım. Empati duygusunun tamamen yok olduğu bu anlarda, nasıl bir mekanizma devreye giriyor olabilir? Bir süperstarı, bir ünlüyü, artık kendi türünden bile görmeyen insan kitleleri, tam karşılarında sarhoşlukla yere yığılan genç bir kadına yardım etmek şöyle dursun, onu yuhalıyorlar. Yine başka birgün, Amy sarhoş bir halde arabaya binmeye çabalarken, leş kargaları gibi başına üşüşen paparazziler bir can eli uzatmıyorlar kadına. Onun yerine, 30 cm mesafeden fotograflarını çekmeye devam ediyorlar. Sanki o bir belgesel hayvanı, hissiz bir yaratıkmışçasına. Onun gerçek bir insan olduğunu, acı çektiğini, kişisel dertleri olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Babasının ve menejerinin bencilliği, medyanın aç köpekliği, Amy'nin yalnızlığı, Amy'nin kendini sevmeyişi, Amy'nin yavaş yavaş sonunu getirirken, gözleri çipil çipil bakan o güzel kadın gidiyor, yerine kendini tüketmek için adeta kendiyle yarışan, ruhu yaşlanmış, bedeni yorulmuş insan geliyor. Her anı, her karesi acımasızca kaydedilerek. Sonunda o güzel gözleri söndürüp seni bordo bir ceset torbasına sıkıştıran dünya, arkandan bir de ağladı Amy! Senin içinden çıkmaya asla fırsat bulamayacak o inanılmaz şiire, o müziğe, o dünyanın karşısında çırılçıplak durmaktan korkmayan taşaklı sesin yokluğuna ağladı!
Sen dinlendin, biz senden yoksun kaldık.
Ah be Amy. Seni hep o ilk halinde hatırlayacağım ben. Eskimiş, karışmış, eprimiş halinle değil. Kanlı canlı, dünyanın dokunmadığı, o leş kargası medyanın, sülük insanların-kendisi bir bok olamamış yani bizlerin-üzerinden beslenmediği, pembe, genç halinle.
Huzur içinde uyu. Şarkılar söyleyerek.

Kaybetmek

Aşağıdaki şiiri, 4 Nikah 1 Cenaze filminde, ölen hayat arkadaşı için okudu Matthew. Çok az şiir çevirinin katılığına, kültürün farklılığına bu kadar iyi direnerek, çok temel birşeyleri bu kadar iyi anlatabilir. 


Stop all the clocks, cut off the telephone,
Prevent the dog from barking with a juicy bone,
Silence the pianos and with muffled drum
Bring out the coffin, let the mourners come.

Let aeroplanes circle moaning overhead
Scribbling on the sky the message He Is Dead,
Put crepe bows round the white necks of the public doves,
Let the traffic policemen wear black cotton gloves.

He was my North, my South, my East and West,
My working week and my Sunday rest,
My noon, my midnight, my talk, my song;
I thought that love would last for ever: I was wrong.

The stars are not wanted now: put out every one;
Pack up the moon and dismantle the sun;
Pour away the ocean and sweep up the wood.
For nothing now can ever come to any good.

W.H.Auden

Six Feet Under ya da haydan gelen huya gider sorunsalı

Bir avuç toprak misali


'Everything, everywhere ends' diye başlamıştı Six Feet Under. Sözünü tuttu, öylece, tokat gibi bitti. Mutlu sonlara ve izlenen dizilerdeki karakterlerin sonsuzluğuna alışmış seyirciyi defalarca, acımasızca sarsarak.

Equilibrium yada Çok Dengeli Adamlar

Sinirlerini aldırmış gibi deriz hani. Genelde olan bitenle pek ilgisi olmayan, önündeki araba yolun ortasında durup bakkaldan sigara almaya gitse bile sinirlenmeyen, kuru temizlemecinin cüce kostümüne dönüştürdüğü döpiyesine gülümseyerek bakabilen insanlar vardır ya. İşte tüm dünyada bu insanlardan olduğunu düşünün, Equilibrium öyle bir yerin hikayesi. Kavga yok, kıskançlık yok, bağırıp çağırma zaten yok, kendini balkonlardan aşağı atma, karısının kafasını, kocasının pipisini kesme yok. ‘Paranın üstünü vermedin bakkal efendi’ler, ‘bu bardağı değiştirelim çok pis’ler, ‘bunun bir beden küçüğü size olmaz yalnız’lar, ‘bu saate kadar neredeydin’ler, ‘o kadın kim ki sana benden bahsediyor?’lar, ‘bu çocuktan hiçbir şey olmaz aynı babasına çekmiş!’ler yok bu dünyada. Daha da ötesi savaşlar yok, çocuklar açlıktan ölürken Ferrarilerle gezmeler yok, 12 yaşındaki hayat kadınları yok, kimyasal silahlar yok, ‘sen siyahsın buraya giremezsinler, bu Kürtlere laf anlatılmazlar, Araplar pistirler, Amerikalıların hepsi aptal abi’ler hiç yok.

Tabii bunun bir bedeli de var.

Bu dünyada sevişmeler yok, sevdicekle dans etmeler yok, arkadaşlarla PS oynamalar yok, müze gezileri yok, annenin cüzdanından üç kuruş araklamanın heyecanı yok, ev hayvanları yok, indirim kuyrukları yok, küçük küçük aptal biblolar yok, konserler yok, buzdolabının üstüne yapıştırılan değişik ülkelerin magnetleri, fotoğraflar ve komik bile olmayan esprili çıkartmalar yok, sakızdan çıkan dövmeler yok, iş başvurusuna giderken son anda asansör aynasında kendine çeki düzen vermeler yok.

Herkes sokaklarda, habire boş bir suratla, höngüdü höngüdü güruhlar halinde evden işe işten eve gidiyor. Hepsinin üzerinde aynı gri takımlar var. Evler arabalar hep birbirinin aynı. Merkezi bir yerden sürekli bir yayın yapılıyor ‘insanı insandan korumanın yolu hislerini tamamen bastırmaktır’ şeklinde. ‘Bakın ne kadar güzel, ne savaş kaldı ne bir şey, insanlık tarihinde ilk defa bunu başardık’ diyor sokaklarda, iş yerlerinde durmadan konuşan o ses.

Bildiğin anti-ütopya. Ana karakterin 7-8 yaşlarında bir oğlu var, tam tokatlık. İspiyoncu bir kere. İspiyoncu çocuk kadar tokatlık bir şey var mıdır bu dünyada? Hafiften Hitleri andırıyor. İnsan 8 yaşında nasıl Hitler’i andırabilir? Yuh be kardeşim. Faşist bir gelecekte Hitlere benzeyen ispiyoncu çocuklarla oturup akşam yemekleri yemekten daha korkunç bir akıbet düşünemiyorum. Her şeye karışıyor, bir hatanızı bulsa hemen sizi polise şikayet edecek, babam falan dinlemiyor yani. Dedim ya, tam tokatlık. 

Toplum ikiye bölünmüş durumda. Balık suratlı hissizlerle, yeraltında yaşayan ‘sense offender’ yani his suçluları. Sense offender lafının İngilizcedeki sex offender lafına benziyor olması da dikkatlerden kaçmadı. His suçlularının suçu zaten belli: hissetmek, evlerinde tablolar, kitaplar, müzikler barındırmak. Rejim insanın her türlü duygusunu bastırmak istediği için, insanı hislendiren, hülyalara sürükleyen her şeyi de yasak etmiş durumda. Din adamları adı verilen polis/bürokrat karışımı bir örnek elbise giyen beton suratlı kişilerden oluşan birimler de bu ‘örgüt’ evlerini bulup, sakladıkları şeyleri yok etmekle görevli. Tabii bu his suçluları da fırınlarda yakılıyor hemen ardından. Alsana bir Hitler daha.

Ama kolay mı? İnsan bir kere duygulanmaya görsün, artık bu sinsi zehirden kurtulmak mümkün olmuyor. Üstelik bulaşıcı bir virüs gibi bu hissiyatlar, insanı hemen ele geçiriveriyor, yanındakilere de bulaşıyorlar.
Pederin yıkıldığı an

Tabii bu dünyada bu biraz daha zor, çünkü herkes kendine bir sıvı enjekte ediyor, günde üç öğün. Bu duyguları bastıran bir kimyasal tepkimeye yol açıyor beyinde ve hooop herkes boş suratlı balığa dönüyor.

Yalnız, bir kere o enjeksiyonu aksattınız mı, bitti..Artık geri dönüş yok. Adet öncesi sendromu yaşayan bir kadın gibisiniz artık. Her şeye ağlayan, en gündelik olaylardan etkilenen, duygulanan bir şair oldunuz…

Bununla beraber tabii hırslarınız, öldürme içgüdünüz, şiddet düşkünlüğünüz, kıskançlıklarınız, sizi oradan oraya sürükleyen tutkularınız, içinizi kemiren endişeleriniz, yüreğinize, gözlerinize ağır gelen bütün o kötülükler, açlık ve hastalıkla yıkanan bir dünyanın bilinci ve en önemlisi de bunun karşısındaki acizlik hissi de geri geldi. Dostlarınızın kalbini kırabilirsiniz artık çünkü dostlarınız var. Köpeğinizin ölümü sizi o kadar çok üzecek ki bir daha evde hayvan beslememeye yemin edeceksiniz, çünkü artık köpeklere bağlanıyorsunuz. Artık televizyonda gördüğünüz haberlerin yol açtığı vicdan krizlerine katlanmak zorundasınız, çünkü bir vicdanınız var. İnsansınız artık: tüm bencilliği ve fedakârlığıyla, umutları ve aptallıklarıyla, ters giden planları ve akıl almaz derecede naif düşünceleriyle karmakarışık, tortop bir varoluşun ortasındasınız.

Ama yine de tüm bunlara katlanmaya hazırsınız.
Dünyanın sihrini görmenin tek yolu bu çünkü.
Gün doğumlarında gökyüzünün aldığı renklere her defasında hayret etmenin başka yolu yok.
İşte bizim açmazımız da bu.

Flipped
"Flipped" kadının ve erkeğin kafasının nasıl çalıştığına iyi bir örnek. Yalnız benim bir sorunum var. Bu gençlikten başlayan ve büyük bir aşkla sonlanan aşk hikayelerini izlemekten içim kıyıldı. Başına böyle bir şey gelmiş bir insan bile tanımıyorum. Aksine, hikayelerimiz öküzlüklerle, sabah kalkıp gitmelerle, uzun sessizliklerle, aniden çıkıp geliveren eski kız arkadaşlarla, aldatmalarla, sıkıntıyla dolu. Allahaşkına bir kişi çıkıp da desin ki, Ahmet bahçemize bir ağaç dikti benim için. Onu beraber diktik 35 yıl önce, şimdi de çocuklar altında oturuyorlar. Ya da böyle bir şey. Ya da Hamdi beni Titanikten kurtardı. Ve ya Ersin benim için 6 ay boyunca parklarda yattı kalktı. Ne bileyim birisi çıkıp desin ki biz Muratla aslında 10 yıldır tanışıyoruz ama arkadaş olduk, başkalarıyla çıktık, hep beraber gülüp eğlendik, müzelerde parklarda gezdik…..Kimin başına geliyor böyle şeyler? BU filmler yüzünden kendimi çok büyük bir şeyler kaçırmış gibi hissediyorum…..Sanki bahçelerde büyüyen çocuklar benden daha çok yaşamışlar gibi…Ben neden yumurtadan çıkan tavuklar deneyi yapmıyor veya bahçeyi düzenlemiyordum? Neden kesilen ağaçların üzerinde durup buna engel olmuyordum? Ben kendi kendime komiklikler yapardım. Video kaydedip onu izlerdim. Babamdan tek gördüğüm buydu. Bu yüzden mi böyle düz bir insan oldum?
Fuck it.

Fassbinder ile Tanışmak

Angst Essen Seele Auf ile başlayan tanışıklığımız, Martha ile devam etti. Her iki film de Fassbinder skalasında daha az önemli filmler kategorisinde bulunsa da, nasıl film yaptığını, kafasını nelere taktığını anlamak için yeterli bir deneyim sunuyor. İlk filmde Fassbinder 70'lerin Almanya'sında Fas'lı bi göçmen ile kendinden yaşça büyük Alman bir kadının ilişkisini anlatıyor. Dönemin Almanya'sı için oldukça provokatif denilebilecek bir vurguyla. Bir Faslı ile beraber olduğu için işyerinde, yaşadığı yerde dışlanıyor, sosyal baskıya maruz kalıyor. Birbirine olmadık zamanlarda sığınmış bu iki insanın garip öyküsü, aynı zamanda Alman toplumunun göçmenlere karşı tutumuna bir eleştiri görevi görüyor. Ama yine de, Fassbinder'in sorduğu soru çok net, ve hala geçerliliğini koruyor: bu 'tuhaf' kontrast karşısında, sizin tavrınız nedir? Mat renkli, kocaman, 30larında bir Faslı adamla, 50lerinde, mavi gözlü, küçümen bir kadını dansederken görmek, sizde de bir tuhaflık duygusu uyandırıyor mu? Bunu konuştuğumuza göre demek ki uyandırıyor. Demek ki Fassbinder doğru bir soru sormuş zamanında. Bugün, hala, her yerde, binlerce insan, bu keskin konformizmin kurbanı oluyor. Hatta filmde, karakterlerin kendileri bile...
Martha ise kadın erkek ilişkisi, ataerkil bir toplum ve bunların topyekün eleştirisini sunuyor. 31 yaşında olmasına rağmen hiç bir cinsel deneyim yaşamamış, çocuksu Martha, babasının ölümünden çok, çantasının çalınmasına üzülüyor, ve akabinde ilk sigarasını içiyor. Lakin bu sigara özgürlüğü onu kafasındaki geleneksel örgülerden kurtaramıyor, ve sadist bir adamla, evleniyor. Onu aşağılayan, kitap, müzik, mobilya zevklerine açık şekilde iğrenç diyen bir adamın isteklerine boyun eğiyor. Yine de kafasında oluşan soruları engelleyemiyor. Arkadaşıyla evlilik hakkında konuşurlarken, evliliğin, daha doğrusu kocasının garip olduğunu söylüyor martha. arkadaşının cevabı, filmin eleştirisi özetliyor içinde: biraz zaman ver, bir an gelecek, hepsi normal gelecek sana...Filmin sonunda Martha kocasının onu hapsettiği gerilim dolu klostrofobik hayattan kaçmaya çalışırken kaza yapıyor ve felç oluyor. Böylece onu tüm sosyal hayatından koparan kocasının eline düşüyor yeniden...Bütün bu malzeme, Fassbinderin elinde grotesk bir drama dönüşüyor, barok tadında bağıran mekanlar eşliğinde....

This is a Free World...

Ken Loach her zamanki geleneği bozmadan yine zekice kotarılmış bir filmin altına imzasını koymuş. Hangi filmini izlesem beni ordan oraya savuran bir adam. Evet soru basit: burası özgür bir dünya mı? Bu özgürlükten ne anlamamız gerekiyor?
Film Londra'da geçiyor. Buradan bakınca gördüğümüz yağlı ballı parlaklı Avrupa imgesinin altını güzelce oyduğu için böyle filmleri seviyorum. Zengin ülke diye birşey yok. Bir ülkedeki herkes zengin değilse o ülkeye zengin demek ikiyüzlülükten başka birşey değil. Londra: dünyanın her yerinden gelen insanların umut ettikleri ve buldukları arasındaki fark Londra'nın gri gökyüzüne kırılıyor sanki. Her zaman özentiyle baktığımız o medeniyet ikonları şehirlerin arka sokakları, banliyöleri ve yaşanan binlerce hayatın zorluğu nasıl da görünmez aslında. Ken Loach bir film çekmezse, ve siz de onu gidip Film Festivalinde izlemezseniz, farkına varamayabilirsiniz bile.

Film Doğu Avrupa ülkelerinden, Londra'ya çalışmak üzere gelen insanların üzerinden nasıl zalimce para kazanıldığını anlatıyor aslında. Angie (Kierston Wareing) 33 yaşında bekar bir anne, ve göçmenlik bürosunda memur olarak çalışıyor. İşinden kovulunca artık daha fazla dayanamayacağına karar vererek kendi işini kurmaya karar veriyor. Tabii ki tecrübeli olduğu bir konuda: göçmen işçiler. Ev arkadaşı ile bir barın arka tarafında başladıkları, ve Angie'nin yırtıcı, albenili, cilveli tavırları sayesinde bağladığı fabrikalar etrafında büyüttükleri işten kısa sürede iyi para kazanıyorlar. Yaptıkları iş çok basit: fabrikaları bağla, işçileri bul, fabrikalar seni arayıp kaç işçi istediklerini söyleyince sen de barın arka tarafında her sabah umutlarla toplanan insanları durumlarına göre o veya bu fabrikaya gönder. Üstlerinden para kazan. Bütün bunlar bir yere kadar kabul edilebilir tarzda devam ediyor. İşçiler yasal, kimse onları bir şeye zorlamıyor, ve Angie de piyasadaki diğer herkes gibi para kazanıyor işte. Yani bu noktaya kadar rahatsız olsanız bile Angie ve Rose hakkında herhangi bir yargıya varamıyorsunuz. Ama bir gün Rose, bir kaç ev kiralayıp, onları da göçmenlere kiralayıp, her odaya ranzalar koyup, her bir ranzayı da vardiyalı olarak ücretlendirip (işçiler vardiyalı çalışıyor ya) her birinden haftalık 50 Pound almayı, böylece ev başına ayda 3000 Pound kar etmeyi çok normal bir iş planıymışçasına Angie'ye sununca, "Haydi oradan oropspu!" diyorsunuz işte. En azından ben dedim.

Devamında işler iyice sarpa sarıyor. Herşey iyice acımasızlaşıyor. Daha doğrusu Angie iyice acımasızlaşıyor. Angie hırslı, Angie çalışkan, Angie hayatta oğlundan başka kimseyi önemsemiyor, biraz para yapıp işi bırakacak zaten. Angie'nin vicdanı da rahat, o kimseyi hiç birşeye zorlamıyor ki!! O sadece kendi ülkelerinde fakirlik içinde yaşadıkları için kalkıp Londra gibi yabancı, ruhsuz ve gri bir şehre çalışmaya gelen, sırf bu yüzden de kendilerine verilen yorucu, çalışma standartlarının çok çok altındaki boktan işleri yapmaktan başka çareleri olmayan o zavallı insanları işe gönderiyor!! Bu ahlaki sorunsal Angie ve babası arasındaki tartışmada kendini açıkça ortaya koyuyor: yaptığın şeyden memnun musun diyor babası. Bu insanlar kendi ülkelerinden buraya bu koşullar altında çalışmaya gelmemeliler. Kendi çocuğun büyüdüğünde bu ucuz işçilerle mi rekabet edecek peki? Angie ise böyle sorularla yormuyor aklını. "Özgür bir dünya burası" diyor babasına. "Kimse hiçbir şeyi zorla yaptırmıyor kimseye..."
İşler bununla da kalmayıp daha da boka sarıyor. Fabrika sahibi Angie'ya parasını veremeyince, Angie de işçilere ödeme yapamıyor. 3 Haftadır çalışan insanlar karşılığında hiçbir şey alamıyorlar yani. Angie bahçede toplanmış sinirli ve umutsuz kalabalığa "Dinleyin beni de siktiler tamam mı?Bende de beş kuruş yok!!!" diye bağırıyor. O an buna inanıyorsunuz. Ama kiralanan 12 adet evden gelen 25000 Pound var ortada. Angie bir gün eve giderken tabii ki saldırıya uğruyor ve zavallı göçmenin biri ağzının ortasına bir tane oturtuyor. O an içiniz acıyor ama Angie eve gidip de Rose ile beraber 25000 Pound'u paylaşmaya koyulunca sinirleriniz tekrar alt üst oluyor. Rose paraları işçilere dağıtmak gerektiğini düşünüyor ama Angie parayı bölüştürmesini söylüyor ve ekliyor: "Eğer o kadar rahatsızsan, kendi payından ver, burası özgür bir dünya!!". Bu noktada artık iyice iğrenir oluyorsunuz kadından. Devamında tabii ki kolayca kurtulamıyor ve göçmenlerin tehditleri üzerine onlara kalan borcunu ödemek için, çalışmaya başlıyor: Ukrayna'ya gidiyor; ki bu kaçak işine girdiğini gösteriyor izleyiciye. Ukrayna'da, bilmem ne isimli, gözleri tertemiz, saflıkla ve umut edercesine Angie'ye bakan Ukraynalı kadınla bitiyor film zaten. Kimbilir kaç senede biriktirdiği, bilmem kaç Eurosunu zarftan çıkarıp, sözde ona daha iyi bir hayat sunacak Angie'ye veriyor. Başına neler geleceğinden habersiz....
Filmin kesinlikle en zorlayıcı sahnesi, Angie'nin acil olarak Ukrayna'dan gelecek kaçak işçilere kalacak yer sağlamak için yaptığı şey. Bildiği bir karavan kampta kalan bir sürü aileli-çocuklu kaçak işçiyi o anda ihbar ediveriyor Angie. Sırf karavanlar boşalsın, o da gidenlerin yerine kendi kaçak işçilerini getirebilsin diye. Çok zorluyor insanı. Hep aynı soru aklımda: "İnsan insana bunu nasıl yapar?" Hem insanların üzerinden para kazanıp, elindeki parayı onlarla paylaşmayıp, hem de aynı insanları nasıl ihbar eder? İnsan bu kadar kötüleşebiliyorsa eğer, ne değeri var medeniyetin, yasaların, sanatın?

Tropa De Elite



Tropa De Elite bir yozlaşma hikayesi. Sistemin çürümüşlüğünün nasıl da sistemin her bir bireyine, parçasına yayıldığını, acımasız ve neredeyse hissiz bir kabullenişle anlatan bir öykü. Rio De Janeiro gibi, tezatlar ve uçurumlarla kimliklenmiş bir şehirde, kendince bildiği şeyi doğru yapmaya çalışan bir özel tim kumandının, yani Capitao Nascimento'nun hikayesi. Ve aslında tüm şehrin, tüm polislerin ve tüm uyuşturucu satıcılarının. Nascimento Brezilya'nın başkentinin tehlikeli ve gözlerden uzak kısımlarında asayişi sağlamak, daha doğrusu yargısız infazlarla, otomatik silahlarla sokak ortalarında verilen savaşlarla uyuşturucu ticaretinin kemikleşmiş mekanizmalarına darbeler indirmek, yeri geldiğinde rüşvet alan, yolsuzluğa bulaşmış polis memurlarını takip etmek, onların iş yaptığı adamları da oracıkta öldürüvermekle görevli bir özel tim kumandanı. Böyle bir özel tim var, çünkü hiç bir şehir polisi o sokaklarda hayatta kalamaz. Nascimento doğacak oğlunun, giderek artan stresin ve psikolojik hasarın da etkisiyle işi bırakmaya karar veriyor ama önce yapması gereken bir şey var, yerine birisini bulmak. Onu sınırları zorlayan testlerden geçirdikten sonra takımını emanet etmek. Filmin ikinci ayağında da iki genç polis var. Her birimizin olabileceği türden insanlar. Genç ve naif. İdealist. Ama bu idealist hallerinin tepki çekmesi tabii ki uzun sürmüyor, herkes vazgeçmiş çünkü. İşine bakar olmuş. Sonuçta onlar da bir takım olaylar sonrasında, Tropa De Elite'ye girmek istediklerine karar veriyorlar. Yozlaşmamış tek yer orası çünkü.

Hikaye'nin enteresan oluşundan öte, işaret ettiği meseleler bize de oldukça tanıdık. Polis'in yozlaşması, o koskoca kurum içinde işini düzgün yapmaya çalışan insanların da varolduğu, ama işleyişin buna izin vermediği-veya nereye kadar izin verdiği gerçeği. Nascimento'ya karşı ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz izlerken. O kadar sert ki. O kadar kavgacı, savaşçı, acımasız ki. İşini doğru yapmaya çalıştığı için ona sempati duymaya başlıyorsunuz ama o bir anda uyuşturucu satılan bir mahalleye dalıp, oradaki insanlara öylece vurmaya, konuşturmak için türlü işkenceler-kadın-erken-çocuk farketmez- etmeye, ve konuşturduktan sonra da öldürmeye başlayınca, bu sempati hissiniz kayboluyor. Ama yine de aklınızda aynı soru işareti: bu kadar sert olmasa hayatta kalabilir mi? "Bazen kimin daha kötü olduğuna karar veremiyorum" diyor filmin başında. "Uyuşturucu satıcılarının mı, yoksa onlarla düşüp kalkan yozlaşmış polisin mi..." Ben de karar veremedim kimin daha kötü olduğuna, insanlara uyuşturucu satan, sistemin kokuşmuşluğundan beslenen, kimseye zerre kadar acıması olmayan ahlaksız, düzenbaz uyuşturucu satıcılarının mı, onları o noktaya getiren Rio sokaklarının mı, Rio sokaklarını o duruma getiren dünya liderlerinin mi, yoksa bunlarda mücadele ederken hiç bir sınır tanımadan gencecik çocukları döven, öldüren, işkence yapan, bütün bu pisliğin içinde canavarlaşmış bir polis memurunun mu..."

Çok fazla Brezilya filmi görmedim ama, Jose Padilha iyi bir iş çıkarmış olacak ki, bir çok insan bunun Brezilya'nın kotardığı en iyi işlerden birisi olduğunda hem fikir.

FREE RAINER – DEIN FERNSEHER LÜGT


Şimdi artık herkes evinde. Göz göz odalardan ışıklar sokağa taşıyor, Chuck'ın dediği gibi bizi eğlendiren televizyonların ışıkları. Bir an için durup bakınca, bir anti-ütopya'nın vücuda gelmiş hali. Belli bir saat olunca herkes programlanmış gibi gidip o evin baş köşesine yerleştirilmiş televizyona bakıyor. O da sanki hepimizi karşına alıp didaktik konuşmalar yapan aile reisi. Reclaim Your Brain'de gördüm ki, bu türkiye'ye özgü bir durum değil. Almanya gibi bir ülkede bile aynı sorun var. Medya'nın gittikçe yozlaşması, artık bir iletişim ve eğitim aracı olmaktan çıkıp, adeta bizi birer gerizekalıya, hissis birer zombiye dönüştürme aleti haline gelmesi. Hastalık gibi bütün ülkelere yayılıyor.
Filmin sorduğu soru çok netti: İnsan nasıl bir yaratık özünde? Ucuz ve düzeysiz saçmalıkları, nitelikli eserlere tercih eden, cahil aptal, bomboş bir yaratık mı? Yoksa aptal dizileri izleye izleye o aptal dizilere alıştırılmış, sınırlarını, yaratıcılığını, insanlığını unutmuş bir kurban mı?
Ne zaman tekrar ipleri alacağız elimize? Ben onu bekliyorum. Umutla. İkinci fikre katılıyorum çünkü.

The Art of Negative Thinking




Geirr is 33 and irreversibly handicapped in an accident. He lives in Norway in a beautiful house with his beautiful wife, but he feels like shit. He smokes weed, he watches movies all day long in his dark room and he barely speaks to his wife. His wife invites a therapy group to house, to introduce other handicapped people to Geirr so that he would feel better. But the therapy group is composed of a government employee whose job is to take care of handicapped people in their rehabilitation and reintegration to society, a couple composed of a health man and a completely paralyzed woman, a “malade imaginaire” lady, and a man who is obviously a victim of catatonia. The head of group, the lady; is an unbearable woman who is obsessed with psychological shit like positive thinking, keeping away the pessimistic thought, inner strength and so on. She has an effect on others but she is challenged by Geirr, this sharp intelligent man who refuses to give himself into this meaningless set of ideas which would make a fake happy zombie out of him.
The struggle continues with Geirr swearing, laughing, humiliating others- which is quite challenging for the audience as we all think that we should be very nice with handicapped people at a level of absurdity. As the therapist leaves after having a punch on her face-br Geirr unsurprinsingly, the group goes through a journey of rediscovery, drinking, smoking and just letting the anger come out which they have been repressing for a while because of idiotic therapies. Night long laughs, cries, shouts, fights, destruction of home furniture, nervous breakdowns finally at sunrise give way to a more peaceful and wise acceptance of what they are. A must see. Smartest film I have seen lately. Harsh but yet full of life, based on Geirr's idea, "you can not accomplish anything unless you learn the art of negative thinking"

Taxi To The Dark Side

Another film festival on the way; I have not written about what I have seen during the previous one, IF Istanbul, an alternative film festival-as the name suggests- in Istanbul. Rush hours in theaters, lines in front of doors, human deadlock in the buildings because of poor timeline management for films. Still, unique opportunity to open new windows in one's brain. There is so much we are not even aware of. Feels like impossible to catch on.


Taxi To The Dark Side; an Oscar winning documentary directed by Alex Gibney about an Afghan taxi driver who has been arrested as Taliban member and transported to Bagram Air Base in Afghanistan, where he died in custody, after five days. A letter sent to Dilavar's (his name) family in English to inform them about his death. The whole thing seems absurdly tragic. A family living in mud bricks with goats and cows, with dust and absolute nothingness in the middle of nowhere receiving a letter in English from the US Military. They knew what happened to their son only after the journalist who was investigating the whole thing explained them what happened. The documentary mainly focuses on torture techniques used to make detainees talk, supposedly admit they are indeed making part of Taliban. Then it links the story to Ebu Ghareyb, another prison in Iraq from which the pictures were released and shocked the whole world. Not as popular as Ebu Ghareyb, Bagram Air Base seems not to be very different.

Approved CIA techniques for detainees were performed by young soldiers who think they should only follow the guidelines they were provided with, lacking, however, clear lines, limitations and "not to do's" about how far they would go to make the detainee speak. This is a familiar story, which we know from Guantanamo where detainees are held violating their primary rights granted to them by the rules of Geneva Convention: a right to tribunal.

This is a shameful story for humankind. A denial of all we have accomplished in the name of democracy and human rights, and the idea that everyone in this planet-taliban or not-has to be heard in a court before final judgement and the punishment which will follow. Dilavar's may be was a taxi driver, who was so excited the day he was arrested about his new work, or he was a brainwashed Taliban murderer. We will never now. In both cases, he is dead in custody, like many others, after hours of starvation, sleeplessness, humiliation, sexual harassment, brutal treatment and constant shock. And this, is our primary failure. We will never know whether a human being was innocent or not. And this, is the failure of law, basically going back to state of nature.

Vogliamo Anche Le Rose


An incredible documentary made of only genuine materials from public archives in Tuscany and archives of RAI and other private channels in Italy. Even the animations added in the film are genuine-except some. It basically underlines the feminist movement in 60s and 70s in Italy, based on three different stories of three different women, their diaries and what they have written given this specific period time. The producer said the diaries are also authentic, and they scanned the public archive in Tuscany, to find stories matching their subject. The film is great. The idea of a public archive with thousands of diaries is beyond my imagination. It is a freaky idea.

Apart from that the film in a simple manner points out to crucial issues that women fought for in 70s like abortion, pills and gender equality in the law. The producer also said the feminists in Italy did not embrace the film, as they found it too soft. Foe me; it is a good sign, which means the women in the streets will like it. Something does not have to be too complex to be good. It is simple, understandable, sharply clever and it is not alienating anyone. Very successful. Thanks to Alina Marazzi- the director -for that.

Etiketler