Seni Anladım Rousseau



Sabah sekiz onbeş’te aynı konu için beşinci kez belediye binasındasın. Amacın, Belçika vatandaşlığına başvurmak, ve bu uğurda hazırlardığın dosyayı kabul etmelerini sağlamak.

İçeride, verimsiz devlet dairesi imajıyla tamamen örtüşen bir durum var. Hasbelkader Angola’da değil de Belçika'da doğmuş oldukları için burada bir işe sahip olabilmiş insanlar bilgisayarlarının başında tamamen anlamsız işler yapıyorlar, hepsinin yüzünde ciddi bir ifade. Bundan yaklaşık 6 ay önce Belçika vatandaşlığına başvurmak için bu kapıdan içeri girdin ve o günden bugüne- 29 Mayıs 2017 gününe kadar biraz beceriksizlik, biraz da ayak diremekten kaynaklı türlü türlü sorunlarla uğraştırdılar seni. Ama bugün yeni bir sorun daha bulamadıkları için başvurunu kabul etmek zorundalar. Çünkü ne de olsa burası Angola değil ve burada herkese istisnasız uygulanması gereken birtakım yasalar var.

Dosyanı eline alıp, sana sesleniyor. Yavaş, alçak bir sesle. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden. Sanki 'sana seslenmek için harcadığım enerji fazlalık' der gibi. Bundan 6 ay önce ilk görüşmenizde de ‘Fransızca bildiğinizi nasıl kanıtlayacaksınız peki? ” diye sormuştu, büyük aptal gözlerini üzerine dikerek. Bu soruyu Fransızca sorduğundan durum alabildiğine ironikti fakat o bu ironiyi algılayabilecek kadar bile sevimli olmadığından, boşa harcanmış bu komedi anında hiçbir şey olmuyormuş gibi yapmak zorunda kalmıştın. 

Daha sonraki gelişlerinden birinde de St. Joseph’ten aldığın Fransız devleti damgalı diplomana dudak bükmüş, ‘küçük diplomanız da çok şıkmış’ demişti. Küçük diploma. O özensizce söylenmiş gibi duran sıfatın içinde neler neler saklı. Ne diyebilirdin? Senin gittiğin zavallı mahalle okulundan kat be kat iyi bir okulun diplomasi o, kendine gel diyebilir miydin? Diyemezdin tabii. Çok eski bir okul o diyebildin sadece.
Insan bunlara sinirlenmese. Zavallı devlet memurlarının küçük egolarına takılmasa hayat ne kadar güzel olabilir halbuki.

Bu sabah her şey tamamdı. Beş yıldır Belçika'da oturuyor olmak ve toplamda son beş yıl içinde 486 gün çalışmış olmak gerekiyor vatandaş olabilmek için. O 486 günü çocuklar tasolarını, beysbol kartlarını, misketlerini nasıl sayarsa, oturup öyle sayıyorsun. Neyse ki matematik kişisel hırslara ve oyunlara izin vermeyen bir alan. Yoksa eminim, günlerimi sayan kadın, bana ‘hayır bence 486 değil 78 gün çalışmışsınız’ derdi. Bundan çok eminim. Oturup günleri tekrar saydınız. Sonra tekrar saydınız. Sen zaten önceden de kendin saymıştın 32 kere falan. Toplamda 503 etti çalışmış olduğun günler. Insan gururlanıyor, tasosu çok olan çocuklar gibi.

Başvuru için ödemen gereken 150 Euro’yu ödemiştin. Tabii ki sizin için sesini yükseltmeye bile üşenen sistem, sizden dosyanızın işlem parasını da alıyor. Bu sabah bir 30 Euro daha ödedin, niyeyse. Yine de, hayatın boyunca almaktan kurtulacağın İtalya, Amerika, Kanada vizeleriyle kıyaslandığında 180 Euro çok iyi bir rakam.
İşte Belçika'lı olmaya giden kırmızı çizgi. Gerçekten.

Neyse. Bu işlemlerden sonra adam dört kopya halinde bir belge çıkardı. Üzerinde şöyle bir şey yazıyordu: Belçika vatandaşlığını almak ve Belçika halkının kurallarına boyun eğmek istediğimi, aynı zamanda da insan hakları ve temel özgürlüklere sahip çıkacağımı beyan ederim’ gibisinden. Bunu el yazınla 4 kopyaya da yazdın. O anda fark ettin. 
Hayatında unutmayacağın çok az andan birisi olacaktı bu. Bu anı sevdiğin veya tanıdığın biriyle değil de Belçika’nın St. Gilles mahallesindeki nüfus idaresinde çalışan yarım akıllı obez adamla paylaşmış olmak ne kadar da acayip. İçinde bin bir duyguyla yazdın o cümleleri. Bu çocukları yetiştirmiş bu topluma sevgi duyarak, kendi ülkenin giderek, dört nala yitirmekte olduğu değerleri hüzünle hatırlayarak, yapmakta olduğun şeyin aslında ne kadar da büyük bir değişiklik olduğunun farkına varıp şaşırarak.

Bir ülkenin vatandaşlığını almak.
Kanlı bayrak hikayeleriyle, çocukları emziren dişi kurtlarla, ‘olunmaz doğulur’ nidalarıyla büyümüş bizler için, bu ne anlama gelebilir? Bir ülkenin vatandaşlığına geçmek. O takımdan olmak, onların saflarına katılmak ve yazgını onların yazgısıyla kardeş etmek. 
İşte başka bir potansiyel Belçika'lı. Çizginin sonun gelmiş.

Bunların hepsi doğru. Rousseau’nun sosyal akit adını verdiği olaya somut olarak en çok yaklaştığın an bu an olmalı. Bu anlamda son derece rasyonel ve hukuksal bir adım. Ağlayan dişi kurtlarla, kanayan bayraklarla, damarında akan kanla falan alakası yok. Duygulardan arındırılmış bir düzenleme. Sosyal kontrat. Aşk evliliği değil. Zaten aşk evliliği de yok. Bazıları Angola'da doğmuş, bazıları Belçika'da. Durum bundan ibaret. Bazıları da şans eseri Angola’da ya da İzmir Konak Devlet Hastanesi'nde doğmuş olmalarına rağmen sonradan kalkıp bir de Belçikalı oluyorlar, hepsi bu.
4 kopyayı yazmayı bitirdiğinde adam ‘ne kadar da hızlı yazdınız’ dedi. Şaşırmış bir ifadeyle. Bazıları yazı yazmayı bilmiyor, bazıları 3 saatte ancak yazıyor bu iki cümleyi dedi. Kızsan bir türlü, kızmasan bir türlü. Bir taraftan adam normal bir insan gibi yazı yazabildiğim için şaşırıyor sana. Maymun muyum ben? diyesin geliyor.  Öte yandan neler görüyor kim bilir de normal yazı yazan birine şaşırır hale geliyor.

Kağıtları imzaladın, sana verdiği belgeleri aldın, bundan sonra süreç nasıl işleyecek onu sordun. Teşekkür ettin ve oradan çıktın. Dışarda dünya her zamanki gibi kayıtsız bir biçimde var olmaya devam ediyordu. Bir Belçikalı eksikmiş, bir fazla, umursamadan.

Giden İnsanlar ve Kalan Sehpalar

Eve ikinci el bir sehpa aldım. Ceviz ağacından, küçük bir sehpa. Üzerinde yer yer lekeler olduğunu farkedince hafif ıslak bir bezle silmeye başladım sağını solunu. Derken kafamı aşağı uzatıp, sehpanın atlına bakınca, el yazısıyla yazılmş bir isim gördüm. Bir de tarih. Camille Buyse, Mayıs, 1987. Camille, bir erkek adı da olabilir, bir kadın adı da. Mayıs 1987 mobilyanın alındığı, yapıldığı tarih olabilir veya bir depoya bırakıldığı tarih. Bunları bilmem olanaksız. Bildiğim tek şey, 1987 yılının Mayıs ayında birisi, büyük ihtimalle Camille Buyse’nin kendisi, ismini bu ahşap sehpanın altına kaydetmiş. Bir iz bırakma ihtiyacı hissetmiş bu sehpanın üzerinde.

İnternete girip Camille Buyse yazdım. Karşıma ilk çıkan 21 yaşında, St.Luc Mimari bölümünde okumakta olan Camille Buyse oldu. Camille’in instagram hesabında 705 takipçisi, fotoğralarından anlaşıldığı kadarıyla seyahat ve sevgilisiyle birbirinden güzel anlarla dolu özenilesi bir hayatı var. Hayır, bu benim aradığım Camille Buyse değil. Tapılası hayatını instagram’dan cümle alemle paylaşan Camille, 1989 yılında daha doğmamıştı bile. Tarihler tutsa bile, bu sehpanın hali, üzerindeki yazı ve insana verdiği hissiyat, Camille’in instagram hesabı ile hiç örtüşmüyor.
Hayır aradığım Camille Buyse bu değil.

Aramaya devam ediyorum. Daha aşağıda bir yerlerde, Madame Gilberte Meert’in ölüm ilanı var. Bir fotoğraf. Belki de ölümünden birkaç zaman önce çekilmiş, son derece demode yapılmış saçları, sarı yün hırkası ve gözlerine ilişmiş çekingen ama hala biraz meraklı bakışlarıyla Gilberte Meert’in büst fotoğrafı. Boynunda inci bir kolye var. Yanındaki yazıda şöyle diyor: Laeken (Brüksel)’de ikamet eden 24 Mart 1927’de Saint-Josse-ten-Noode’da doğmuş, 28 Eylül 2016’de Schaerbeek’te 89 yaşında vefat etmiş, Monsieur Camille Buyse’un dul eşi. Fotoğrafta bir instagram filtresi, narsisizm imaresi, bir güzel olma çabası yok. Sadece gerekli olduğu için çekilmiş bir fotoğraf bu. Acaba bu fotoğraf çekilirken Madam Gilberte nasıl bir ruh hali içindeydi? Hafızası yerinde miydi? Camille Buyse’u hatırlıyor muydu? Boynundaki kolyeyi hala hayatı sevdiği için kendisi mi takmıştı yoksa huzurevindeki bakıcısı son bir dokunuşla onun daha bakımlı görünmesini mi istemişti?

Hikaye mantıklı görünüyor. Tarihler birbirini tutuyor. Camille Buyse, vefat eder. Gilberte Meert eşinin yaptığı ahşap sehpa ve diğer eşyalarla geride kalır. Belki evinde oturmaya devam eder, belki de bir huzur evine gider. Bir şekilde ahşap sehpa Gilberte’in ölümüne yani 28 Eylül 2016’ya kadar evde ya da huzur evinde onunla kalır. Ölümünden sonra Gilbert’in cevizden ahşap bir sehpaya ihtiyacı olmayan çocukları onu bir Hristiyan yardım örgütü olan Armee De Salut’ye bağışlar. Evraklar, evin boşaltılması, yas günleri, depolar derken, ahşap sehpa Armee de Salut’nun Brüksel’deki mağazasında alıcısını beklemeye başlar. O alıcı 11 Şubat 2017 Cumartesi günü, bir sehpa almak fikriyle mağazaya girer ve onca sehpa arasında altında Camille Buyse yazanı yüklenip evine getirir. 

Camille Buyse marangoz muydu? Yoksa hafta sonlarında ufak mobilyalar yapan yetenekli bir amatör müydü? Belki de sahip olduğu her eşyanın üzerine adını yazan, nevrotik, tuhaf birisiydi. Belki de Camille Buyse’un vefatından sonra dul eşi Gilberte bir huzurevine taşınmıştı ve yanında sadece bu sehpayı almıştı, Camille’in elleriyle yapıp ona verdiği bir hediye olduğu için. Brüksel’in başka başka semtlerinde üzerinde Camille Buyse’un ismi olan başka ahşap mobilyalar var mı? Bunları bilmem olanaksız. Tek bildiğim Camille Buyse’un sehpasının şu anda benim salonumda olduğu. Camille Buyse’un – benim Camille Buyse- instagram hesabı yok ve ölümünden önce eşi Gilberte Meert’le New York Sokaklarında selfieler çekmedi. Bunu da neredeyse kesin olarak söyleyebilirim.

Camille Buyse iyiki yaptığı veya satın aldığı cevizden sehpanın altına güzel bir yazıyla adını ve o günün tarihini yazmış. Bütün bunları düşünmeme vesile oldu. 
Huzur içinde yat Camille. Sehpan emin ellerde.

Zinneke in Brusseleir

Renklerin ve insanların karmaşası, insanın yaratıcılığı, doğanın ve ilişkilerimizin kırılganlıgı. Terör kabusundan uyanan Brüksel dün binlerce insanla sokaklarda içinde barındırdığı farklı renkleri kutladı. Birbirine yaklaşmaktan, güvenmekten ve konuşmaktan korkmadan, omuz omuza, müzikle ve kahkahayla sokaklarda yürüdü, şarkılar söyledi. Başka bir deyişle, kendini iyi etti. Kendini korkudan, telaştan ve panikten arındırdı, şehrine yeniden bağlandı.



İki yılda bir düzenlenen Zinneke Parade, ismini Brüksel'e ait bir kelimeden alıyor. Zinneke'nin bir anlamı Brüksel'in içindne geçen Senne nehri. Tabii ki, diğer tüm büyük Avrupa kentleri gibi Brüksel de bir nehrin, bir suyun kenarına kurulmuş. Fakat Senne bugün artık yok. Üzerini kocaman bir bulvar kapatmış durumda. Yine de bu kayıp nehrin hafızası bu şehirde yaşayan insanların kimliğinde varolmaya devam ediyor. Zinneke piç anlamına da geliyor bir taraftan, kökleri belli olmayan, 'safkan' olmayan köpek manasında. Brüksel'in insanları bu kavramı gururla taşıyorlar çünkü biliyorlar ki sınırları bulandırmak ve saflıktan uzaklaşmak, insana yeni özgürlük alanları açıyor, üzerine yapıştırılan kavramlara karşı durmasına yardımcı oluyor. Brüksel gösterişli bir şehir değil, ama kendine bakan ve kendine piç diyebilen bir şehir. Bu da onu benim için çok özel kılıyor. Brüksel'in renklerinden biri olmak, ne mutlu!

Çatıdan Hikayeler


Kız ve erkek, Brüksel'in merkezinde bulunan bir çatıkatında birlikta yaşıyorlar. Bunu biliyorum çünkü onları yaşadığım evden görebiliyorum. Gri beyaz bir kedileri var. Kedilerin hep yaptığı gibi, o evi, kedisiz bir evden daha iyi bir ev yapıyor. Onlar otururken, konuşurken, yaşayıp giderken sessizce pencereden dışarıya bakıyor.

Sabah kahvaltı ediyorlardı. Kalkıp tabakları topladılar, öpüştüler, sonra kız kediyi okşadı onu kucağına alıp. Sonra erkek ve kız yanyana, omuz omuza durup birşeye baktılar. Kafaları önlerine eğik, erkeğin kolu kızın omuzunu sarmış halde. Sıradan görünen eylemleri, kendi küçük evlerinde şirin birer rituele dönüştüren bu çift ne güzel, ne kadar önemli.

Hayatın Unufak Ettikleri- 1


Akşamın yorgun bakışlarının doldurduğu metroya bindiler. Birisi yanıma, diğeri karşıma oturdu. Kafamı kaldırıp baktığımda, karşımda oturan 60 yaşlarındaki adamı görüyorum. Göz kapakları öylesine şiş ki, gözleri altında eziliyor gibi duruyor. Üzerinde 90’lı yılların dedektif filmlerinden kalma bej rengi bir pardösü var. Ayaklarının arasına siyah bir iş çantası sıkıştırmış. Bu adam dünyaya mutsuz olmak için gelmiş gibi duruyor. Kaşları, çatılmaktan taşlaşmış sanki. Bir yerlerdeki pek de sevmediği işinden dönen bu adam, metronun çıplak ışığında daha da mutsuz görünüyor. Onu bu hale hayatı, sevmediği işi getirmiş olmalı. Sanki bir daha asla gülmeyecekmiş gibi bakıyor. Şüphesiz ki hayatını bu kaşlarla geçirmemiştir. Onu lisede aşık olduğu kızla yürürken, arkadaşlarına şakalar yaparken, ya da Brüksel’in herhangi bir parkında oturup kitap okurken hayal etmeye çalışıyorum. Onları yaşamamış gibi sanki. Daha geçen gün, Tanju Okan’ı, Zeki Müren’i düşünürken, dünyanın ezip paramparça ettiği ruhlar demiştim onlar için. Belki de asıl bu adamdır paramparça olan. Ruhunu verip karşılığında hiçbir şey alamamış, oynadığı tüm kumarlardan yenik çıkmış bir adam. Metroların ve insanları işten eve, evden işe taşıyan kararlı trenlerin daimi sakinleri, çatık kaşlı, dedektif pardösülü, sorumlu aile babaları. 

İsimsiz ve taştan suratlı. 

Ezilmiş ve unufak olmuş.

Bloom!



İnsanın birbirine sokularak kurduğu şehirde Cuma günü iş çıkışı saatleri.  Arabalar, sanki ulvi ve anlaşılmaz bir kurala uyan küçük çocuklar gibi arka arkaya sıra bekliyor, yavaşça ilerliyor, şehrin uğultusuna bir uğultu daha ekleyip, yine aynı uğultuda kayboluyorlar. Hotel Bloom!un en üst katından Brüksel’e bakıyorum. Bir zamanlar lüks bir otel olan bu yer şimdilerde vasat işadamlarını, bütçesini düşünerek seyahat eden Amerikalı turistleri ve her daim şaşkın bakışlı, dünyanın diğer yerlerinden gelmiş diğer gezginleri ağırlıyor. Tuvaletlerde, odalarda eski zamanların şaşasından kalma ayrıntılar var ama tüm bu ayrıntılar 2015 yılında ezik ve zavallı kalıyor. Hyatt otelken çatılarının altında Prince veya Michel Jackson’u ağırlamış olan bu otel, Botanique parkına, hemen karşısındaki Dexia’ya ve Brüksel’in geri kalanına sessiz bir alçakgönüllülükle bakıyor şimdi.
Otellerin ruhunun olmamasına seviniyor insan. Onca gelip giden insan, yaşanan şeyler ve kısa süreli beraberliklerden yorgun düşerlerdi yoksa. Herkesin her zaman çok temiz olmasını beklediği, ama hiçbir zaman kimsenin sahiplenmediği oteller.
 Bir otelin iç organları. Bir otelin sahne arkası. Saklamaya gerek duyulmayan kablolar, yapılar ‘hizmet’ sektörünün mutfağı.

Parlak görünüşlerin ardına saklanmış çirkin arka koridorların, gözlerden itinayla kaçırılan çöp kovalarının, kimsenin görmediği ve görmek de istemediği, bir oteli otel yapan, durmadan, 24 saat devinen o organizmanın gerçekliği. O organizmanın içinde çalışmaktan görünmez olmuş insanlar. İnsanlığın çukurlarının daimi yerleşikleri.

Hamburger Sırası



Bedenim bu acayip havaya alışık olmadığından mıdır bilemiyorum, bugünlerde çok ama çok mutsuz hissediyorum kendimi. Sanki birisi içimden pillerimi çıkarmış gibi. Tüm gün yemek yemeden oturmamak için kendime kaçamak bir bicky almaya gittim. Karşıya. Burada insanlar birbirleriyle konuşuyorlar, kolayca, güvenle. Büfenin önünde sıra beklerken de konuşuyorlar. Önümde duran kadın bana dönüp yağan yağmurdan ve havadan şikayet ediyor. Onaylıyorum. Tiz, ince bir sesi var. 60 yaşlarında olmalı, ama yaşından fazla gösteriyor. Çirkin kadınların ortak özelliği. Büyük, siyah gözleri var. Ve gözlükleri. Gözlüklerin üzerinde elle çizilmiş, ince iki kaş, ucuz bebek oyuncakların kaşları gibi, suratında sırıtıyor. Evinden çıkıp patates kızartması almaya gelirken makyaj yapmış olabilir mi? Yoksa her gün evde böyle mi dolaşıyor? Bana hastalıklarından, bilmem ne hastanesindeki harika bir doktordan, diyabetten ve patates kızartması yiyince mutlu olduğundan bahsediyor. Sağlığı için yasak olduğu halde nasıl arada kaçamak yapıp buzlu bir Geuze içtiğini anlatıyor. Bana, büfe sırasında karşılaştığı bu yabancıya bu kadar çok şey anlatma ihtiyacını hissetmesinin tek sebebi olabilir diye düşünüyorum. Yalnız bir kadın bu. Belki hiç evlenmedi. Belki evde ona asla cevap vermeyen bir kediyle yaşıyor ve dışarı her çıktığında karşılaştığı insanlara aynı şeyleri anlatıyor. Bütün fiyatları biliyorum diyor. Neresi ucuz, nerede ne ne kadar, hepsini biliyorum. Artık insanlar güzel şeyler yemiyorlar, hepsi katkı maddeli yemeklerin’ diyerek yakınıyor.

Yağmur yağıyor ve kadın bana bütün bunları anlatırken benim aklımda sadece tek bir soru var:
- Ya ben de, 20 yıl sonra, böyle olursam? Yalnızlıktan çıldırmış, suratına ince kaşlar çizen, yemek sırasında tanımadığı insanlara mide rahatsızlıklarından bahsede yalnız bir ruh?

Gece Ziyareti



Brüksel’in sakin gecesinde sessiz bir yağmur yağıyor. Gecenin yorgunluguyla dolu sokakta, hızlı adımlarla, topuklarımla ritim tutarak ilerliyorum. İşte o sırada binaların ve arabaların arasından kabarık bir kuyruk gözüme çarpıyor. Türkiye’de olsa asla gözüme çarpmayacak bir detay, burada son derece dikkat çekici. Çünkü biliyorum ki burada sokakta hayvanlar yaşamıyor. Evet, bunu daha önce de, yine şehrin bu tarafında görmüştüm. Bu bir tilki. Kabarık kuyruğu, küçük kafası ve kafasına büyük gelen kulaklarıyla, sokağın ortasında durup, bana bakıyor. Aramızda 100 metre kadar mesafe var, belki daha da fazla. Ama şehrin karanlığında, o sokak ortasında, bu şehri paylaşan iki can olarak, bakışlarımızın üst üste bindiğini hissediyorum. Bana korkuyla baktığını görebiliyorum. O benim ona hayranlıkla baktığımı görebiliyor mu? Zannetmiyorum. Hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Hemen sonra durup yeniden bana bakıyor. O anda anlıyorum. İz sürmek böyle bir şey olmalı. Birbirinin farkında olan iki varlığın, belki de sonunu bildikleri, ama yaradılışları gereği kendilerini bırakamadıkları bir oyun oynaması gibi. Onu takip ettiğimi düşünerek tedirgin oluyor. Oysa bu tedirginliği, şehrin ortasında öylesine gülünç ki, şaşırsam mı, gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum. Her yanını saran motorlu araçların, insanların üzerine yıllarca düşünerek yaptıkları hastanelerin ve evlerin arasında o, tüm bunlara inat yaşarmışçasına ve buna hiç aldırmadan var oluyor. Evet yaptığı tek şey bu. Var olmak. Üzerinde düşünmeden. Her şeyi nasıl da değiştirmişiz şehirde. Bir zamanlar dolaştığı bu yerlerin hepsi, ama hepsinin ormanlık arazi olduğunu insan aklına bile getirmiyor. Sanki toprak topraktan değil de, asfalttan geliyormuş gibi. Sanki insanın ayağının altında incinip bükülen, yağmurlar yağdığında utanmazca şekil değiştiren toprak hiç olmamış gibi. Tilki pıtı pıtı yürürken, nesillerden kendine aktarılan bilgilerle hareket ediyor. Ayakları asfalta nasıl tepki veriyor? Nerede uyuyor ve çocuklarını nerede büyütüyor? Şurası kesin, daha rahat ettiği, güvende olduğu yeri bırakıp buraya, insanların arabalarını bırakmak için köşe başındaki makineye paralar attığı bu sokağa gelmesinin sebebi yemek bulmak. Sürekli kendi safrasını üreten şehirde, geceleri sokak aralarında dolaşarak, hayatta kalmanın yollarını arıyor. Bizden ne farkı var? İnsan olarak kendimize hak gördüğümüz bu mekanda, bize rağmen bizimle nefes almaya devam edebiliyor olması, tek kelimeyle çok güzel.
Yağmur yağmaya devam ediyor. Ben korunaklı evimden dışarı bakıyor ve bunları yazıyorum. Sen ise her gün yeniden yazmak zorunda olduğun hikayenin neresindesin bilmiyorum. Sadece benimle bu şehri paylaşmaya devam edeceğini umuyorum. Çünkü içinde sen olmadan şehir güzellikten yoksun ve kibirli bir sanrıdan öteye gidemiyor. Ne olur varolmaya devam et. Bana rağmen. Bize rağmen.


 Fotografı ararken 'Brüksel'de çok fazla tilki var' gibisinden haberlere denk geldim. Ben bu insanoğlu kadar arsızını, utanmazını görmedim kardeşim. Kimse sana soruyor mu acaba Brüksel'de çok mu insan var diye?