Dublin

Büyük caddelerin kenarında iki katlı bakımsiz binalar, yanyana etnik restoranlar, ışıklı tabelalar ve olaylarin ciddiyetini azaltan yazilar (surgeon upstairs), bacakları yiyen soğuk havaya rağmen kıpkısa etekler ve koca koca topuklu ayakkabılarla gezinen beyaz tenli kadınlar. Sarhoş kadınlar, yerlere kapaklanan, zar zor yürüyen kadınlar. Sürekli gülen ve şakalar yapan erkekler. Birbirine sarılıp yüksek sesle kahkalar patlatan erkekler. Guinness.
Burada müzik vakit geçirmek için veya hobi olsun diye, insanın ruhani yüksek ihtiyaçlarını doyursun diye yapılan birşey değil, burada müzik su veya tereyağı kadar doğal ve hayatın içinde. Bir de mizah.

Bu İrlanda'da içtiğim ilk Guiness''im dedim adama.
Bir çoklarinin ilki dedi, gülerek.
Hazircevap sevimli Irlandalılar.
Lütfen beni Irlanda'lı doktorlara emanet etmeyiniz

Yalnız Gezenler 1


Yalnız seyahat etmenin en zor yanı nedir? Birisi karar vermek díyordu bugun. Kendi kendine kararlar almak. Tek başınızayken tercihler tamamen sizin oluyor. Kim nereye gitmek isterse değil, siz nereye gitmek isterseniz oraya gidebiliyorsunuz. Bu da durumu zorlaştırıyor. Tüm kararlarınızı kendiniz almak zorundasınız. Gerçekten de şu müzeye gitmek istiyor musunuz? Yoruldunuz mu yoksa biraz daha yürüyebilir misiniz? Bunların hepsine karar vermek bazen-inanılmaz olsa da- yorucu olabiliyor.

Bir de tabii iki kişiler veya daha çok kişiler icin tasarlanmış bu dünyada ayrıksı bir ot gibi durmak var.  Ama yine de bence en zoru, bu ayrıksılıkla başa çikmaya çalışmaktan da öte, tek başınayken uzamda nasıl varolunabileceğini bilememek. Elini kolunu nereye koyacaksın? Nasıl bir duruşun olmalı? İnsan konuşmayınca-ki bu en çok yaptığımız şey olsa gerek, geriye çok fazla zaman kalıyor. Çok fazla zaman tasarrufu yapmış oluyoruz. Konuşmadan geçen dakikaları doldurmak işin en zor yanı. Bazı mekanlar bunu kolaylaştırıyor. Konser salonları, sinemalar, genel olarak dişardan bir şeye baktığınız yerler. Müzeler, mağazalar. Ama bunun dışında aslında sosyal olmak için, insanin içindeki o sosyal canazoru doyurmak icin tasarlanmış mekanlarda tek başına bulunmak, bana hala garip geliyor. Giderek buna alışsam da. Restoranlar bir derece. Ama bar? Canlı müziğin olmadığı, insanların konuşmaya geldigi bir barda tek başıma olmak çok acayip geliyor mesela. Hele bir de elinizde bir kitap, bir gazete falan yoksa. Bence insan, birşey yapmadan, yani bir amacı olmadan, yalnız olmayı bilmiyor. Böyle bir varoluşu düşünemiyor bile. Çünkü belki de özüne aykiri bu.

Giden İnsanlar ve Kalan Sehpalar

Eve ikinci el bir sehpa aldım. Ceviz ağacından, küçük bir sehpa. Üzerinde yer yer lekeler olduğunu farkedince hafif ıslak bir bezle silmeye başladım sağını solunu. Derken kafamı aşağı uzatıp, sehpanın atlına bakınca, el yazısıyla yazılmş bir isim gördüm. Bir de tarih. Camille Buyse, Mayıs, 1987. Camille, bir erkek adı da olabilir, bir kadın adı da. Mayıs 1987 mobilyanın alındığı, yapıldığı tarih olabilir veya bir depoya bırakıldığı tarih. Bunları bilmem olanaksız. Bildiğim tek şey, 1987 yılının Mayıs ayında birisi, büyük ihtimalle Camille Buyse’nin kendisi, ismini bu ahşap sehpanın altına kaydetmiş. Bir iz bırakma ihtiyacı hissetmiş bu sehpanın üzerinde.

İnternete girip Camille Buyse yazdım. Karşıma ilk çıkan 21 yaşında, St.Luc Mimari bölümünde okumakta olan Camille Buyse oldu. Camille’in instagram hesabında 705 takipçisi, fotoğralarından anlaşıldığı kadarıyla seyahat ve sevgilisiyle birbirinden güzel anlarla dolu özenilesi bir hayatı var. Hayır, bu benim aradığım Camille Buyse değil. Tapılası hayatını instagram’dan cümle alemle paylaşan Camille, 1989 yılında daha doğmamıştı bile. Tarihler tutsa bile, bu sehpanın hali, üzerindeki yazı ve insana verdiği hissiyat, Camille’in instagram hesabı ile hiç örtüşmüyor.
Hayır aradığım Camille Buyse bu değil.

Aramaya devam ediyorum. Daha aşağıda bir yerlerde, Madame Gilberte Meert’in ölüm ilanı var. Bir fotoğraf. Belki de ölümünden birkaç zaman önce çekilmiş, son derece demode yapılmış saçları, sarı yün hırkası ve gözlerine ilişmiş çekingen ama hala biraz meraklı bakışlarıyla Gilberte Meert’in büst fotoğrafı. Boynunda inci bir kolye var. Yanındaki yazıda şöyle diyor: Laeken (Brüksel)’de ikamet eden 24 Mart 1927’de Saint-Josse-ten-Noode’da doğmuş, 28 Eylül 2016’de Schaerbeek’te 89 yaşında vefat etmiş, Monsieur Camille Buyse’un dul eşi. Fotoğrafta bir instagram filtresi, narsisizm imaresi, bir güzel olma çabası yok. Sadece gerekli olduğu için çekilmiş bir fotoğraf bu. Acaba bu fotoğraf çekilirken Madam Gilberte nasıl bir ruh hali içindeydi? Hafızası yerinde miydi? Camille Buyse’u hatırlıyor muydu? Boynundaki kolyeyi hala hayatı sevdiği için kendisi mi takmıştı yoksa huzurevindeki bakıcısı son bir dokunuşla onun daha bakımlı görünmesini mi istemişti?

Hikaye mantıklı görünüyor. Tarihler birbirini tutuyor. Camille Buyse, vefat eder. Gilberte Meert eşinin yaptığı ahşap sehpa ve diğer eşyalarla geride kalır. Belki evinde oturmaya devam eder, belki de bir huzur evine gider. Bir şekilde ahşap sehpa Gilberte’in ölümüne yani 28 Eylül 2016’ya kadar evde ya da huzur evinde onunla kalır. Ölümünden sonra Gilbert’in cevizden ahşap bir sehpaya ihtiyacı olmayan çocukları onu bir Hristiyan yardım örgütü olan Armee De Salut’ye bağışlar. Evraklar, evin boşaltılması, yas günleri, depolar derken, ahşap sehpa Armee de Salut’nun Brüksel’deki mağazasında alıcısını beklemeye başlar. O alıcı 11 Şubat 2017 Cumartesi günü, bir sehpa almak fikriyle mağazaya girer ve onca sehpa arasında altında Camille Buyse yazanı yüklenip evine getirir. 

Camille Buyse marangoz muydu? Yoksa hafta sonlarında ufak mobilyalar yapan yetenekli bir amatör müydü? Belki de sahip olduğu her eşyanın üzerine adını yazan, nevrotik, tuhaf birisiydi. Belki de Camille Buyse’un vefatından sonra dul eşi Gilberte bir huzurevine taşınmıştı ve yanında sadece bu sehpayı almıştı, Camille’in elleriyle yapıp ona verdiği bir hediye olduğu için. Brüksel’in başka başka semtlerinde üzerinde Camille Buyse’un ismi olan başka ahşap mobilyalar var mı? Bunları bilmem olanaksız. Tek bildiğim Camille Buyse’un sehpasının şu anda benim salonumda olduğu. Camille Buyse’un – benim Camille Buyse- instagram hesabı yok ve ölümünden önce eşi Gilberte Meert’le New York Sokaklarında selfieler çekmedi. Bunu da neredeyse kesin olarak söyleyebilirim.

Camille Buyse iyiki yaptığı veya satın aldığı cevizden sehpanın altına güzel bir yazıyla adını ve o günün tarihini yazmış. Bütün bunları düşünmeme vesile oldu. 
Huzur içinde yat Camille. Sehpan emin ellerde.

İçi her şeyle dolu bir boşluk

Karanlığın önemi ile ilgili bir yazı okudum. Şehirlerde büyüyen, giderek doğadan kopan insanın içler acısı halini. Dünyanın her yerini ışıklarla donatmış insanoğlu, samanyolu’nu sadece kitaplardan, görsellerden biliyor artık. Amerika’daki insanların yüzde sekseni samanyolunu görmemiş.  Elektriklerin hiç kesilmediği, geceleri de gündüzleri kadar aydınlık ve doğanın ritmine yabancı şehirlerde birike birike insan, karanlığın anlamını unutmuş işte. Ama en önemlisi kendisini evrenin geri kalanına bağlayan, bitmeyen, ucu ve başı olmayan o hikayenin bir kenarına iliştiren, zaman zaman içini şişiren o tuhaf duygudan mahrum kalmış.

Gecenin sonsuz ıssızlığında yıldızlara bakıp, kendi küçüklüğüne teslim olmamış bir insan, kendisini tanıyabilir mi? Bilmediği, ancak aklın alamayacağı kadar küçük bir kısmını kavrayabildiği o tanıdık ama ürkütücü sessizliğin dibinde oturup, yukarı bakmamış bir insan, gerçekten insan mıdır ki zaten?

Dünyadan geçmiş tüm insanlar gökyüzüne baktılar. Ondan korktular, ona hayran oldular, karanlığı-ışığın yokluğunu hikâyelerle, cennet ve cehennemle açıkladılar. Çocuklarını karanlıkta gezinen canlıların tanıdık hikayeleriyle korkuttular. Kendilerinin de küçükken dinlediği hikayelerle.

Artık bunların hiçbiri yok. Tanrının ve rüyaların terk ettiği, her daim ışıklı panolar ve göstergelerle dolu bir dünyada rahatsız, bölük börçük uykulara mahkum insan. Belki ondan bu arayışı, tamamıyla ışıksız ve ses geçirmez bir odada, kendi vücut sıcaklığına ayarlanmış tuzlu suda bir saat oturabilmek için 100 dolar ödemeye razı oluşu. O karanlığı arıyor, hala, ruhunun derininde, genlerine işlemiş bir yerde, internetin ve diğer tüm vızıldayışın erişemediği, çok çok eski bir köşesinde varlığının, belki de bilmeden hatırlıyor.
İnsanı korkuttuğu kadar cezbetmedi mi karanlık? Gecenin kucağında devinip duran bu esrarengiz ışıklar insanı çıkardı güvenli mağarasından ve ona hikayeler söyletti. Matematiği, aritmetiği, felsefeyi ve belki de diğer tüm bilimleri düşünebilmesine vesile oldu. Belki de tüm yaptıkları, kendisiyle kavgasının en büyük sebebi buydu. O tuhaf şeylerin, rüzgarsız bir gecede denizin dibinde parlayan diğer esrarengiz şeylere benzeyen o ışıkların hikayesini çözebilmek. Evet, bugün insanlık gökyüzünü hiç tanımadığı kadar tanıyor. Galileo’nun hayal bile edemeyeceği sırlarını çözdü karanlığın. Ama bunlar hep uzakta, atmosferin dışında olup bitiyor artık. Bir grup insanın merakı ile devinip duruyor. Sokakta kendi hayatını yaşayıp giden insanın artık ne yıldızlardan haberi var, ne de yıldızların beslediği merak hissinden.

İşte o merakı yitirmiş bir insanlığın bugün geldiği nokta şaşırtıcı mı?


Kendini büyük bir ovanın ortasında, çıplak ve savunmasız, karanlığın haşmetli kucağında, hayranlık, bilinmezlik ve korkuyla minnacık bulmamış insanın, gezegenine saygı duyması mümkün mü?
Kendimi şanslı sayıyorum. Üçüncü dünya altyapısı sağ olsun, sık sık kesilen elektrikler, özellikle de yaz geceleri, o muhteşem samanyolunu seriverirdi gökyüzüne. İnsan nereye bakacağını şaşırır, odaklanamazdı bile.
İçini anlatılamaz bir telaşla sarsan o gökyüzü. Kendinden daha büyük, çok daha büyük bir şeylerin inkar edilemez kavranışındaki o mahcup kabulleniş.

Varoluşun alçakgönüllü hüznü.

 Artık tüm yolları aydınlatılmış, elektriklerin asla kesilmediği bir ülkede yaşıyorum. Rüyalarım ve gecelerim bölük börçük, sahipsiz. Karanlığı gördüğüm tek an, eğer denk gelirse, yaz gecesi, insanın otoyollarla böldüğü bir ormanın kıyısında durup, içeri baktığım zaman. Ağaçların arasında bir hiçlik nefes alıyor sanki. İçinde her şeyin saklı olduğu bir yokluk gibi. Sabırlı ve sessiz. Korkunç ama bir o kadar da tanıdık. Bilmeden biliyorum, tüm korkuların ve kabullenişlerin özü orada.

Varoluşun alçakgönüllü hüznü.

Bu yazıyı yazmama vesile olan makaleye buradan ulaşabilirler, meraklılar.

Değişmeyen



Küfür ediyor, birbirlerine insan içinde ağza alınmayacak şeyler söylüyorlar. Günleri ve geceleri, yıllar öncesinde şekillenmiş ve yıllar içerisinde kemikleşmiş bir rutinde, insana huzur veren bir tanıdıklık içinde geçiyor. Sahip olduğu andan daha fazlasını aramayan,  başka bir yerde, başka bir anda olmak istemeyen huzurlu bir tembellik sarıyor her şeyi. Dışarıda dünya kıvranıp kaynaşıyor, durmadan değişmeye devam ediyor. Burası ise hep aynı. Durmadan kendinden kaçan evrende, küçücük bile denemeyecek bir noktada sabitliğin tadına varmak. Çok az insana nasip olan bu duyguya büyük bir farkındalıkla bağlıyım. Yaz gecesinin mahcup sessizliği kadar tanıdık, ilk kez gülümseyen bir çocuk kadar içten ve kendiliğinden, hayatta kim olduğunuzu, ne yaptığınızı umursamadan sizi eskilerden kalan bir tatlı bir alışkanlıkla seven insanlar yanında yöresinde birkaç gün geçirmek bile insana iyi geliyor. Gücüne güç katıyor. Tekrar kaynaşan ve kaynayan dünyaya dönmeden önce.

Zinneke in Brusseleir

Renklerin ve insanların karmaşası, insanın yaratıcılığı, doğanın ve ilişkilerimizin kırılganlıgı. Terör kabusundan uyanan Brüksel dün binlerce insanla sokaklarda içinde barındırdığı farklı renkleri kutladı. Birbirine yaklaşmaktan, güvenmekten ve konuşmaktan korkmadan, omuz omuza, müzikle ve kahkahayla sokaklarda yürüdü, şarkılar söyledi. Başka bir deyişle, kendini iyi etti. Kendini korkudan, telaştan ve panikten arındırdı, şehrine yeniden bağlandı.



İki yılda bir düzenlenen Zinneke Parade, ismini Brüksel'e ait bir kelimeden alıyor. Zinneke'nin bir anlamı Brüksel'in içindne geçen Senne nehri. Tabii ki, diğer tüm büyük Avrupa kentleri gibi Brüksel de bir nehrin, bir suyun kenarına kurulmuş. Fakat Senne bugün artık yok. Üzerini kocaman bir bulvar kapatmış durumda. Yine de bu kayıp nehrin hafızası bu şehirde yaşayan insanların kimliğinde varolmaya devam ediyor. Zinneke piç anlamına da geliyor bir taraftan, kökleri belli olmayan, 'safkan' olmayan köpek manasında. Brüksel'in insanları bu kavramı gururla taşıyorlar çünkü biliyorlar ki sınırları bulandırmak ve saflıktan uzaklaşmak, insana yeni özgürlük alanları açıyor, üzerine yapıştırılan kavramlara karşı durmasına yardımcı oluyor. Brüksel gösterişli bir şehir değil, ama kendine bakan ve kendine piç diyebilen bir şehir. Bu da onu benim için çok özel kılıyor. Brüksel'in renklerinden biri olmak, ne mutlu!

Hep Benimle Kal

E. benim yaşlarımda, incecik bir kadın. O kadar ince ki, varlığı kapalı kapılardan süzülerek geçebilecekmiş gibi duruyor. E. ipincecik, Çek bir kadın. Benim yaşlarımda. Bir çocuğunu kaybetmiş. Nasılını, nedenini söylemedi-Nasılın ve nedenin bir önemi var mı?-
Mutfakta karşımda otururken, büyük yeşil gözleriyle bana baktı ve yaptırmak istediği dövmeden bahsetti. Dövme olarak oğlunun ismini yazdırmak veya resmini çizdimek istediğini sanmıştım.  Yanlış anlamışım.

Ne yapmak istediğini ancak dün anlayabildim. Brüksel'deki dövmecilerin yanaşmadıklarını, ama Hollanda'da istediği şeyi steril bir şekilde yapabileceğini söyleyen bir dövmeci bulduğunu anlattı.Oğlunun küllerini dövmenin boyasına karıştırıp sonsuza kadar kendisine katmak istiyor. Ne yapmak istediğini idrak ettiğimde karşısında, ayakta duruyordum. Söyledikleri beni öylesine gafil avladı ki; bir an için aptal gibi görünmüş olmalıyım. Bu fikir beni çok hüzünlendirdi. Bir kadının bedeninde şekillenmiş bir hayatın, asla gerçekleşmeyecek anlarıyla, kırılmış bir kalp ve gerçekleşmemiş bir potansiyel olarak, yine aynı kadının bedenine geri dönmesi. Başa dönerek, kendi topraklarına zerk edilmesi. Bu kez hiç ayrılmamak için. Ta ki ikisi de tekrar toza dönüşene kadar.

Çatıdan Hikayeler


Kız ve erkek, Brüksel'in merkezinde bulunan bir çatıkatında birlikta yaşıyorlar. Bunu biliyorum çünkü onları yaşadığım evden görebiliyorum. Gri beyaz bir kedileri var. Kedilerin hep yaptığı gibi, o evi, kedisiz bir evden daha iyi bir ev yapıyor. Onlar otururken, konuşurken, yaşayıp giderken sessizce pencereden dışarıya bakıyor.

Sabah kahvaltı ediyorlardı. Kalkıp tabakları topladılar, öpüştüler, sonra kız kediyi okşadı onu kucağına alıp. Sonra erkek ve kız yanyana, omuz omuza durup birşeye baktılar. Kafaları önlerine eğik, erkeğin kolu kızın omuzunu sarmış halde. Sıradan görünen eylemleri, kendi küçük evlerinde şirin birer rituele dönüştüren bu çift ne güzel, ne kadar önemli.

Ah Amy, Vah Amy


Bazen bazılarımız diğerlerimizden ne kadar da fazla. Ne kadar da içi dolu, yüreği dolu. İçi kelimelerle dolu Amy, onun gibi diğer pek çoklarının yaptığı gibi bu dünyaya fazla gelmiş demek ki. Belgeselini izlerken, sağlıklı, akıllı, inanılmaz yetenekli genç bir kadının yokoluşu içimi ezdi. Dünya içi kelimelerle dolup taşan bu güzel kadını unufak etmiş. Ve bunu yaparken sadistçe bir zevk almış. Bunun bir parçaşı olmamak için çaba sarfettiğimi hatırlıyorum. Kendini tamamen yok etmeden önceki son zamanlarında Belgrad'da çıktığı konserde sarhoş halde, sarkılarını söyleyerek kalabalığı eğlendirmeyi reddettiği için yuhalanmış, sonra da sahnede sendeleyerek, oradan oraya yürümüştü. Ben vidyonun tamamını izlemedim. İzleyemedim. Başka bir insanın o halini, belki yüzbinlerce insan karşısındaki o savunmasız, o zavallı haline bakmayı, bundan zevk almayı, bunu tüketmeyi reddettim. Pazar günü belgeseli izlerken de yine aynı sahnelere bakamadım. Empati duygusunun tamamen yok olduğu bu anlarda, nasıl bir mekanizma devreye giriyor olabilir? Bir süperstarı, bir ünlüyü, artık kendi türünden bile görmeyen insan kitleleri, tam karşılarında sarhoşlukla yere yığılan genç bir kadına yardım etmek şöyle dursun, onu yuhalıyorlar. Yine başka birgün, Amy sarhoş bir halde arabaya binmeye çabalarken, leş kargaları gibi başına üşüşen paparazziler bir can eli uzatmıyorlar kadına. Onun yerine, 30 cm mesafeden fotograflarını çekmeye devam ediyorlar. Sanki o bir belgesel hayvanı, hissiz bir yaratıkmışçasına. Onun gerçek bir insan olduğunu, acı çektiğini, kişisel dertleri olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Babasının ve menejerinin bencilliği, medyanın aç köpekliği, Amy'nin yalnızlığı, Amy'nin kendini sevmeyişi, Amy'nin yavaş yavaş sonunu getirirken, gözleri çipil çipil bakan o güzel kadın gidiyor, yerine kendini tüketmek için adeta kendiyle yarışan, ruhu yaşlanmış, bedeni yorulmuş insan geliyor. Her anı, her karesi acımasızca kaydedilerek. Sonunda o güzel gözleri söndürüp seni bordo bir ceset torbasına sıkıştıran dünya, arkandan bir de ağladı Amy! Senin içinden çıkmaya asla fırsat bulamayacak o inanılmaz şiire, o müziğe, o dünyanın karşısında çırılçıplak durmaktan korkmayan taşaklı sesin yokluğuna ağladı!
Sen dinlendin, biz senden yoksun kaldık.
Ah be Amy. Seni hep o ilk halinde hatırlayacağım ben. Eskimiş, karışmış, eprimiş halinle değil. Kanlı canlı, dünyanın dokunmadığı, o leş kargası medyanın, sülük insanların-kendisi bir bok olamamış yani bizlerin-üzerinden beslenmediği, pembe, genç halinle.
Huzur içinde uyu. Şarkılar söyleyerek.

Hayatın Unufak Ettikleri- 1


Akşamın yorgun bakışlarının doldurduğu metroya bindiler. Birisi yanıma, diğeri karşıma oturdu. Kafamı kaldırıp baktığımda, karşımda oturan 60 yaşlarındaki adamı görüyorum. Göz kapakları öylesine şiş ki, gözleri altında eziliyor gibi duruyor. Üzerinde 90’lı yılların dedektif filmlerinden kalma bej rengi bir pardösü var. Ayaklarının arasına siyah bir iş çantası sıkıştırmış. Bu adam dünyaya mutsuz olmak için gelmiş gibi duruyor. Kaşları, çatılmaktan taşlaşmış sanki. Bir yerlerdeki pek de sevmediği işinden dönen bu adam, metronun çıplak ışığında daha da mutsuz görünüyor. Onu bu hale hayatı, sevmediği işi getirmiş olmalı. Sanki bir daha asla gülmeyecekmiş gibi bakıyor. Şüphesiz ki hayatını bu kaşlarla geçirmemiştir. Onu lisede aşık olduğu kızla yürürken, arkadaşlarına şakalar yaparken, ya da Brüksel’in herhangi bir parkında oturup kitap okurken hayal etmeye çalışıyorum. Onları yaşamamış gibi sanki. Daha geçen gün, Tanju Okan’ı, Zeki Müren’i düşünürken, dünyanın ezip paramparça ettiği ruhlar demiştim onlar için. Belki de asıl bu adamdır paramparça olan. Ruhunu verip karşılığında hiçbir şey alamamış, oynadığı tüm kumarlardan yenik çıkmış bir adam. Metroların ve insanları işten eve, evden işe taşıyan kararlı trenlerin daimi sakinleri, çatık kaşlı, dedektif pardösülü, sorumlu aile babaları. 

İsimsiz ve taştan suratlı. 

Ezilmiş ve unufak olmuş.

Kaybetmek

Aşağıdaki şiiri, 4 Nikah 1 Cenaze filminde, ölen hayat arkadaşı için okudu Matthew. Çok az şiir çevirinin katılığına, kültürün farklılığına bu kadar iyi direnerek, çok temel birşeyleri bu kadar iyi anlatabilir. 


Stop all the clocks, cut off the telephone,
Prevent the dog from barking with a juicy bone,
Silence the pianos and with muffled drum
Bring out the coffin, let the mourners come.

Let aeroplanes circle moaning overhead
Scribbling on the sky the message He Is Dead,
Put crepe bows round the white necks of the public doves,
Let the traffic policemen wear black cotton gloves.

He was my North, my South, my East and West,
My working week and my Sunday rest,
My noon, my midnight, my talk, my song;
I thought that love would last for ever: I was wrong.

The stars are not wanted now: put out every one;
Pack up the moon and dismantle the sun;
Pour away the ocean and sweep up the wood.
For nothing now can ever come to any good.

W.H.Auden

Sonbahar is showing Off

Photography of Sam Wheeler



Dünyanın kuzey kısmı, önüne geçilemez biçimde, giderek kışa teslim olmakla meşgul. Yazdan kalma havlular ve bir hafta boyunca güneyde bir yerlerde çocukları çok eğlendiren plastik plaj oyuncakları dolapların bir köşesinde, insanı baştan çıkartan deniz kokuları salarak bekliyor şimdi. Birisi onları tekrar kullanmaya karar verene kadar.
Şehrin gün be gün artan gri tonuna inat, doğa, sanki insanı oyalamak istermişçesine, renkten renge giriyor, yazın tenezzül bile etmediği tonlara bürünüyor. Bu mevsimde de, uzun ve soğuk bir uykuya yatmadan önce bile güzel olduğunu kanıtlamak ister gibi. Kızıllar ve sarılar. Turuncular ve kırmızılar. Hepsi üst üste. Hepsi ayrı ayrı, ve hepsi beraber. Tıpkı her şeyin her zaman olduğu gibi….

Bloom!



İnsanın birbirine sokularak kurduğu şehirde Cuma günü iş çıkışı saatleri.  Arabalar, sanki ulvi ve anlaşılmaz bir kurala uyan küçük çocuklar gibi arka arkaya sıra bekliyor, yavaşça ilerliyor, şehrin uğultusuna bir uğultu daha ekleyip, yine aynı uğultuda kayboluyorlar. Hotel Bloom!un en üst katından Brüksel’e bakıyorum. Bir zamanlar lüks bir otel olan bu yer şimdilerde vasat işadamlarını, bütçesini düşünerek seyahat eden Amerikalı turistleri ve her daim şaşkın bakışlı, dünyanın diğer yerlerinden gelmiş diğer gezginleri ağırlıyor. Tuvaletlerde, odalarda eski zamanların şaşasından kalma ayrıntılar var ama tüm bu ayrıntılar 2015 yılında ezik ve zavallı kalıyor. Hyatt otelken çatılarının altında Prince veya Michel Jackson’u ağırlamış olan bu otel, Botanique parkına, hemen karşısındaki Dexia’ya ve Brüksel’in geri kalanına sessiz bir alçakgönüllülükle bakıyor şimdi.
Otellerin ruhunun olmamasına seviniyor insan. Onca gelip giden insan, yaşanan şeyler ve kısa süreli beraberliklerden yorgun düşerlerdi yoksa. Herkesin her zaman çok temiz olmasını beklediği, ama hiçbir zaman kimsenin sahiplenmediği oteller.
 Bir otelin iç organları. Bir otelin sahne arkası. Saklamaya gerek duyulmayan kablolar, yapılar ‘hizmet’ sektörünün mutfağı.

Parlak görünüşlerin ardına saklanmış çirkin arka koridorların, gözlerden itinayla kaçırılan çöp kovalarının, kimsenin görmediği ve görmek de istemediği, bir oteli otel yapan, durmadan, 24 saat devinen o organizmanın gerçekliği. O organizmanın içinde çalışmaktan görünmez olmuş insanlar. İnsanlığın çukurlarının daimi yerleşikleri.