İyi insanlarla tanışmak

Cuma akşamı, Lea’nın daveti sayesinde, Friends oF The Earth’in binasına gittim. Porte de Namur’un yakınında, Edinburg sokağında, Mundo B binasını mesken edinmiş otuzdan fazla STK’dan birisi FoE. Önce kızgınlık hisleri vardı içimde...
Çünkü Economic Justice Kampanyası için açtıkları işe başvuralı 1 hafta olmuştu ve beni kimse aramamıştı. Beni atladıkları, yolladığım özgeçmişe ve motivasyon mektubuna değer vermedikleri için kızgındım onlara. Ama sonra, o insanlarla konuştukça, ne kadar tatlı olduklarını gördükçe, bu kızgınlığım geçti, yerini tatlı bir arkadaşlık hissine bıraktı. Bana ne yaptığımı sordular, söyledim, başvurduğumu, hala beni arayan olmadığını. Henüz bitmediğini, çok başvuru olduğunu bu yüzden de henüz seçimi bitirmediklerini söylediler. Bu bana yeni bir umut verdi. Bulgar Stanka, İspanyol Ariedna ve Bolivyalı Diego ile böyle tanıştım. Ariedna bizi ofise çıkardı, insanların yokluğunda sadece sandalyelerden ve kağıt tomarlarından ibaret kalan mekanları dolaştırdı. Çok tanıdık, çok evimde hissettim. Sanki orada hemen çalışmaya başlayacakmışım gibi. Biraz konuştuk, Ariedna Barcelona’nın ne kadar değiştiğini anlattı. Boğa güreşlerinin yasaklanmasından bahsettik. Sonra çıkıp yemek yemeğe gittiler. Ben de onlarla gittim. Türklerin işlettiği bir fast food restoranında oturup falafel, döner falan yediler. Ben de sadece oturdum. Diego Hindistan’da karşılaştığı ırkçı Belçikalıları anlattı. Stanka’ya Bulgaristan gerçekten Filibe diye bir yer olup olmadığını sordum. Lea İstabul’u özlediğini söyledi. Bana neden damadın babasının düğünde tek başına dans ettiğini sordular. Türkiye’deki Türklerin Almanya’daki Türkleri nasıl gördüklerini sordular. Böyle sorular korkunç bir sorumluluk yüklüyor insana. Sanki bütün bir milleti temsil etmek, haklarında yanlış şeyler düşünülmesini engellemek, onları doğru, olduğu gibi, gerçeğe sadık kalarak anlatmak senin görevinmiş gibi.  Halbuki böyle konuları, tüm karmaşıklıkları ve açmazlarıyla, böyle bir çırpıda anlatıvermenin bir yolu var mı? Hem tüm değişkenlerini teslim etmek, hem de hala anlatmayı sürdürmek mümkün mü? Elimden geleni yaptım. Kalktık. Onlar Mundo B’ye geri döndü. Ben merkeze gittim. Böyle insanların var olması içimi belki de fazlaca ciddiye alınmış bir umutla dolduruyor. Ne kadar iyi niyetli, güler yüzlü insanlar! Place de Luxembourg’da karşılaşacağınız, Avrupa Komisyonunda çalışan kravatlı, kendini çok ciddiye alan, sevimsiz, yapmacıklı, tek bildiği şey arabalarda gezmek, sonu gelmez Avrupa meseleleri hakkında atıp tutmak, ve karşı cinslerle eşleşebilmek için civar barları doldurmak olan o expatlardan ne kadar da farklılar! Gecenin sonunda, belki de hala bir şansım olduğunu düşünerek, ve bu insanları tanımış olmanın verdiği mutlukla ayrıldım yanlarından. Ve belki de, tam da bu duygular yüzünden, Cumartesi günüm de bir o kadar keyifli ve pozitif hislerle geçti. Yemek yediğimiz sıkış sıkış restoranda, yanımızda 70’li yaşlarda bir çift, 40’lı yaşlarındaki kızlarıyla oturuyorlardı. Önce adamın gülümsemesi dikkatimi çekti. Sonra birbirimize birkaç gülücük attık. O kadar pozitif, o kadar güler yüzlüydüler ki, restoranın bizim bulunduğumuz köşesini turuncu bir ışıkla dolduruyorlardı sanki. Dayanamadım, söyledim. Adama doğru eğilip, Fransızca konuşuyor musunuz diye sordum. ‘Allemand’ dedi. Kızını gösterdi. Onunla İngilizce konuşabileceğimi belirtti. Ben de kızlarına, o bana mavi parlak gözleriyle çipil çipil bakarken, o kadar positifsiniz ki sizden mutluluk enerjisi yayılıyor, sizin gibi insanların yanında yemek yemek çok keyifli deyiverdim. Söylediğim şeyi ailesine tercüme etti. Zaten güler yüzlü olan insanlar iyice güler yüzlü oldular. Çok teşekkür ettiler. Bana ne yaptığımı, nereden geldiğimi sordular. Türkiye’de deyince Merhaba dediler. İzmir deyince bizim Türk arkadaşlarımız var İzmir’li dediler. Kız ne yaptığımı sordu, mezun oldum ama iş yok dedim. ‘Something will come to you’ dedi. Ne kadar içten,  ne kadar gerçek, samimi bir dilek. O kızıl saçları ve hem annesinden hem babasından aldığı mavi gözleriyle iyi bir insan olarak, iyi bir dilekte bulundu bana. Ben de teşekkür ettim. Yanlarından ayrılırken birbirimize iyi günler diledik.

Eğer insanı savaşmaktan, insanların üzerine atom bombaları atmaktan, uyuyan halkın evlerine baskınlar düzenlemekten, faşist partilere oy vermekten, mizantrop olmaktan alıkoyan bir şey varsa, o da bu karşılaşmalardır.  Tüm acımasızlığına ve tüm körlüğüne rağmen insanoğlu, restoranlarda oturup, yan masadaki tanımadığı türdeşlerine gülümseyen, ve onlar için iyi dileklerde bulunan bir yaratıktır çünkü. O aile beni daha iyi bir insan yaptı. Bana bu çok önemli şeyi hatırlattıkları için.
Labels: , ,
edit

2 comments:

ege said...

tutu galiba kalantor EU üyeleriyle bizim jenerasyonun hevesli gençleri arasındaki fark tam da bu. onlar titre için, saygı görmek için, atıp tutmak için ordalar, gençler gerçekten de bu konularla ilgilendikleri için. yani gelecekten umutluyum ben. bu yüzden.

heatmiser said...

Ben cok sinik oldum burada...bu hevesli gencleri de tokatlamak istiyorum :)