Yalnız Gezenler 1


Yalnız seyahat etmenin en zor yanı nedir? Birisi karar vermek díyordu bugun. Kendi kendine kararlar almak. Tek başınızayken tercihler tamamen sizin oluyor. Kim nereye gitmek isterse değil, siz nereye gitmek isterseniz oraya gidebiliyorsunuz. Bu da durumu zorlaştırıyor. Tüm kararlarınızı kendiniz almak zorundasınız. Gerçekten de şu müzeye gitmek istiyor musunuz? Yoruldunuz mu yoksa biraz daha yürüyebilir misiniz? Bunların hepsine karar vermek bazen-inanılmaz olsa da- yorucu olabiliyor.

Bir de tabii iki kişiler veya daha çok kişiler icin tasarlanmış bu dünyada ayrıksı bir ot gibi durmak var.  Ama yine de bence en zoru, bu ayrıksılıkla başa çikmaya çalışmaktan da öte, tek başınayken uzamda nasıl varolunabileceğini bilememek. Elini kolunu nereye koyacaksın? Nasıl bir duruşun olmalı? İnsan konuşmayınca-ki bu en çok yaptığımız şey olsa gerek, geriye çok fazla zaman kalıyor. Çok fazla zaman tasarrufu yapmış oluyoruz. Konuşmadan geçen dakikaları doldurmak işin en zor yanı. Bazı mekanlar bunu kolaylaştırıyor. Konser salonları, sinemalar, genel olarak dişardan bir şeye baktığınız yerler. Müzeler, mağazalar. Ama bunun dışında aslında sosyal olmak için, insanin içindeki o sosyal canazoru doyurmak icin tasarlanmış mekanlarda tek başına bulunmak, bana hala garip geliyor. Giderek buna alışsam da. Restoranlar bir derece. Ama bar? Canlı müziğin olmadığı, insanların konuşmaya geldigi bir barda tek başıma olmak çok acayip geliyor mesela. Hele bir de elinizde bir kitap, bir gazete falan yoksa. Bence insan, birşey yapmadan, yani bir amacı olmadan, yalnız olmayı bilmiyor. Böyle bir varoluşu düşünemiyor bile. Çünkü belki de özüne aykiri bu.

Al gülüm ver gülüm. Bu kediler hep aynı



Marla klimanın çıkardığı sesle irkildi. Bir süre makinenin olduğu yöne doğru baktı. Gözbebekleri irileşmiş gözlerinde bomboş bir ifade gördüm. Gördüğü şeye hiçbir anlam veremeyen bir canlının bakışıydı bu. Ona doğru eğilip şöyle dedim: evet, bunu biz yaptık. Sizse binyıllardır aynı şekilde takılıyorsunuz. Sonra ikimizin de aynı evde, klimanın sıcaktan koruduğu odada oturduğu aklıma geldi. Sonunda kimin daha akıllı olduğuna karar veremedim.

Acımasız olan kim?

Cambridge Üniversitesi’nden 15 bilim insanının insan dışındaki hayvanların da bilinç dediğimiz olgunun altyapısını oluşturan bazı fiziksel özelliklere sahip olduğu konusundaki açıklamasına sevinmemek elde değil. Bu hiç kuşkusuz hayvan hakkı savunucuları için çok daha güçlü bir argüman anlamına geliyor. Bununla beraber, insanın diğer canlılarla olan ilişkisi üzerine düşünmek ve neden kendini diğerlerinden üstün bir yere koyduğunu anlamaya çalışmak için bilimsel olanın yanında, vicdanı ve ahlaki sorulara da değinmek gerekiyor. İşte bu açıklama bu yüzden önemli çünkü sadece teknik bir bilgi içermiyor, ahlaki kabullerimizin de altını oyuyor. Ahlaki kabullerimizi sarsması ise son derece tehlikeli, çünkü hayvanlarla ya da genel olarak doğa ile kurduğumuz ilişkiyi meşru kılmak için bu yargılara muhtacız. Hayvanlara karşı nasıl davrandığımız, hayvanları nasıl algıladığımızla, onları değerler sistemimizde nereye koyduğumuzla birebir alakalı değil mi? Bir canlıyı esaret altında tutmak, kendi eğlencemiz için işkenceye maruz bırakmak, anlamsız testler yapmak adına canlı canlı kesip biçmek, güzel görünmek adına derisini üzerimize geçirmek, spor olsun diye öldürmek, damak zevkimiz için akıl almaz acılara tabii tutmak ancak bir şekilde mümkün: onu daha az değerli, hissiyatı ve kişiliği olmayan, neredeyse bir eşya gibi görerek. O zaman ahlaki bir sorun kalmıyor ortada: karşıdaki bir insan olmadığına göre, insana atfedilen sevgi, merhamet, özlem, annelik/babalık hissiyatı, özgürlük isteği, adalet ve bilinç gibi kavramlar da anlamsızlaşıyor. Böylece insanların iyiliği için deneyler yapmak kabul edilebilir bir hale geliyor, yunusları havuzlara hapsetmek normalleşiyor, kürk giymek veya keyif olsun diye bizon avlamak neredeyse özenilecek şeylere dönüşüyor.  

Tabii bütün bunların altında yatan varsayım yanlış. Evet, hayvanlar insanların sahip olduğu birçok yetiye sahip değiller. Resim yapamaz, kitaplar yazamaz, ahlak felsefesi üzerine konuşamazlar. Ama bu onların hissiyatı olmayan, bilinçsiz yaratıklar olduklarını göstermez. Bu bize öğretilmiş bir şeydir. İnsanin her şeyin üzerinde olduğu, geri kalan tüm canlılarınsa ona tabii olduğu inancından yola çıkar. Bu aslında son derece ironik çünkü bilginin, aydınlanma çağının ve modernitenin bu söylemi, düpedüz cahillikten başka bir şey değil. Bunun ne kadar cahilce olduğunu yeni yeni öğreniyoruz. Teknoloji ilerledikçe, bilim bu dilsiz yaratıkların dünyasını giderek daha çok aydınlatıyor ve öğrendiklerimiz, kendini her şeyden üstün gören insanoğlunu utandıracak cinsten. Cambridge’ten 15 bilim insanının yaptığı açıklama da, işte bunu yansıtıyor. Cambridge’ten bu açıklama gelmeden önce bile, bu sonucu düşündürecek sayısız araştırma vardı elimizde. 
Örneğin, pasifliğin ve akılsızlığın sembolü olarak görülen inekler, aslında hiç de böyle değiller. Acıyı ve hazzı hissederler, cesur, meraklı ve güçlü bireyler grubun liderliğine yükselir, anneler yavrularına ulaşabilmek için kilometrelerce yok yürür. Uyurken ailelerine yakın olmayı severler, kin tutarlar ve arkadaşlık bağları kurarlar[1]. Ama bunları bilmesek daha iyi. Çünkü hiçbir şeyden anlamayan, sadece bir et yığınından ibaret olan o koca kütleyi tabağında yemek olarak düşünmek, herkes için daha kolaydır.
Üzerine binerek gezdiğimiz ve havuzlara hapsettiğimiz yunuslar, çok akıllı hayvanlar. Şişe burunlu yunuslar, kişisel farkındalığın kanıtı olarak görülen ayna testini geçen dokuz canlıdan bir tanesi. Yunuslar çok güçlü sosyal bağlar kurarlar, hasta ve yaralı yunuslara yardım ettikleri, onları ölüme terk etmedikleri, hatta bazı durumlarda nefes alabilmeleri için suyun üzerinde kalmalarına yardım ettikleri gözlemlenmiştir. Bu zeki hayvanlar insanlara karşı da benzer davranışlarda bulunurlar. Nedeni tam olarak anlaşılmasa da, yunusların insanları köpekbalığı saldırılarından koruduğu bilinmektedir[2]. Daha da önemlisi, yunusların kültür-yani kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi-sahibi oldukları ortaya çıkmıştır[3]. Bundan önce kültür kavramının sadece insanlara (ve bazı primatlara) özgü olduğu düşünülüyordu. Ama artık, bazı yunus cinslerinin yavrularına deniz süngeri kullanarak burunlarını korumayı öğrettiklerini biliyoruz. Ama bunları bilmesek daha iyi. Çünkü atlayıp zıplamaktan ve içgüdüsel davranışlar sergilemekten başka bir şey yapmayan bu deniz canlılarını eğlence havuzlarına hapsetmek, zorla ölü balık yemeğe alıştırmak, esaret altında ölü doğumlar yapmalarını izlemek herkes için daha kolaydır.

O zaman geriye bir tek soru kalıyor. Kendimizi inandırdığımız bazı kabullerin aslında gerçeği yansıtmadığını öğrenince ne yapacağız? Yaptığımızı yapabilmeye devam edebilmek için kendimize başka yalanlar uydurmamız gerekecek. Ya da yaptığımızın yanlış olduğunu, ama bunu hiç umursamadığımızı da söyleyebiliriz. İkinci el giysi mağazasında gezerken kürk deneyen bir genç kadının mağaza çalışanıyla konuşmasına şahit olmuştum. Dükkanda çalışan kişi ‘bu kürkler nasıl yapılıyor biliyor musunuz siz?’ diye sordu ona. Karşıdaki insanda bir pişmanlık, bir utanma veya kürklerin nasıl yapıldığını bilmiyorsa, bir aydınlanma hissi uyandıracağını umarak. Kadın’ın cevabı ise hem beni, hem de mağaza çalışanını hayrete düşürecek kadar rahattı: ‘Evet' dedi, 'biliyorum ve bu hiç umurumda değil’. Kendini aynada süzmeye devam etti, kaygısız ve temiz bir vicdanla. Ama ben çoğumuzun böyle olmadığını biliyorum. Çoğumuz gerçekten de hayvanların bilinci olmadığına inanıyoruz, ya da kürklerin nasıl yapıldığından haberimiz yok. İki konuda da kendimizi eğitmekse, ahlaki görevimiz. Asıl mesele şu: öğrendiklerimiz hoşumuza gitmezse ne yapacağız? Unutmayalım ki burada sadece bir moda aksesuarından değil, tüm bir sosyal, politik ve ekonomik yapılanmadan bahsediyoruz. Cambridge’den gelen haberler bu yüzden bu kadar önemli.

Mişa’ya Mektup


Aşağıdaki yazıyı Yunus Parkları Kapatılsın İnsiyatifi için yazmıştım. Bu yazı yayınlandıktan bir süre sonra Mişa özgürlüğüne kavuştu. Onunla tanıştığım hafta Kaş'tan dönerken, gece karanlığında otobüsün camından dışarı bakmıştım. Kuzeye doğru ilerleyen yolun solunda Akdeniz gözü kör eden bir karanlıkla uzanıyordu. Parlak bir ay vardı o gece, otobüsün camından dışarı bakan beni nereye gitsem takip eden gümüşten bir iz bırakıyordu kopkoyu denizin üzerinde. Deniz ve karanlık o kadar güzeldi ki, Mişa'nın ait olduğu bu güzellikten ayrı kalması içimi açıtmıştı. Kapkaranlık denizin sonsuz özgürlüğüne inat, o tel kafesler içinde yaşıyordu. O an onu o denizde, başka yunuslarla yüzerken hayal etmiştim. Bu hayalimin gerçek olduğunu diliyorum. Umarım Mişa o derin maviliklerin tadını çıkartıyordur şimdi. 

Çitayı Yükselttik

http://xaxor.com/photography/36323-big-cats-photography-part-2.html


Ben bu bakışıbiliyorum sanki bir yerden...Mesela trigonometriye bakarkenki surat ifadesi...veya David Lynch filmlerine....Ama bu bakış o bakışolamaz...Çünkü bir kere çita cool bir hayvan....Antwerp hayvanat bahçesinde vardı böyle çitalar....Bir de puma vardı, siyah gibi ama yakından bakınca(yerse)aslında aynı leopar deseni....Haute Couture diye buna derim ben. Hayvanat bahçesinde yazık garibim o tellerin arkasında, kendisini görmeye gelen insanlara tepkisini gösteremeden, öylece dolanıyordu. Yanımda bir çoçuk durdu bir ara, 5-6 yaşlarında, puma çocuğa öyle bir baktı ki ben annesi olsam hemen uzaklaştırırdım onu oradan...Kafese rağmen...O anda pumanın o savunmasız bebeyi bir et parçası, yemesi kolay bir BigMac gibi gördüğüne eminim. Tüylerim diken diken oldu bak.İnsanoğlunun neden çitayı evcilleştiremediğini anlatıyor Jared Diamond. Çita av konusunda köpeğe bin basar aslında ama kendisini saflarımıza katamamışız işte. Neden? Bu evcilleştirme konusunu Tolstoy'un Anna Karanina prensibi ile açıklıyor: Bu prensip normalde evliliklere uygulanabilir: bir evliliğin başarılı olması için bir dizi kriterin eksiksiz biraraya gelmesi gerekir. Bir evliliğin hüsranla sonuçlanması içinse bu kriterlerden birinin eksik olması yeterlidir. İşte bu prensibi kullanıyor Diamond: bir sürü faktör var, hepsi bir araya gelince bir hayvan evcilleştirilebiliyor ama tek bir faktör bile eksik kalsa işte böyle çocuklarımıza barbeküde pişmekte olan ete bakar gibi bakan hayvanlar çıkıyor ortaya.

Cesur ve Güzel

Çita kedigiller ailesine mensup, birarada yaşamayı sevmeyen bir kişi mesela. Gruplar halinde yaşamayı sevmeyen, hiyerarşi nedir bilmeyen bu tipleri ambarlara koyamazsın, üstüste yığamazsın....
Bir ikinci sebep de, çitaların çiftleşme ritüelleri. Dişi erkek uzun mesafeler koşup oynuyorlarmış çiftleşmeden önce. Yani havaya girmek için bunu yapmak zorundalar. O geniş Afrika düzlüklerini hayvanat bahçesine sığdırmak mümkün olmadığı için, çitalar esarette üremiyorlar. Bu da evcilleştirilmelerini imkansız kılıyor.
Üçüncü sebep de tabii ki et yiyen, hızlı koşan birer avcı olmaları. Yani insanı hooop diye mideye indirebilirler canları çekerse. Değer mi bu riske ey insan?

Çita işte, kedinin büyüğü

Evde kedi besleyenler bilir, kedi de aynı çita gibi pek insana aldırış etmeyen, kendi kuyruğunun dikine giden bir kişidir. İstedi mi gelir, istedi mi gelmez, sinirlenirse hiç acımaz retinanızı yırtar, eve başka kedi getirseniz deliye döner, tüm gün yalnız takılıp delirmez, kendince gizli köşeleri vardır kıçınızı yırtsanız bulamazsınız falan...
Çita da böyle işte. Sadece daha büyüğü yani retinayı değil kafayı olduğu gibi alır sinirlenirse.
Bu sebepledir ki kendisini ancak böyle güzel fotoğraflardan, uzaktan sevebiliyoruz.
Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli çita kardeş. Yaklaşma, ötede dur.
Fotoğrafın sahibi daha neler çekmiş neler. Uzaktan sevmek için:http://xaxor.com/photography/36323-big-cats-photography-part-2.html


Etiketler