Belçika’nın Çakma Yükseltileri
Saturday, March 31, 2012
Aralık ayının sonlarına doğru S. ile La Roche en Ardennes’e gittik. Belçika’nın dümdüz olmayan tek yeri burası. Ardennes denen tepelik (dağlık demeye dilim varmıyor-) ve ormanlık alanda bulunuyor. 5000 kişilik bir kasaba. 13 Km’lik bir yürüyüş parkuru seçmiştik. Yolumuz tepelerin üzerinden, düzlüklerden ve 30 derece eğimli inişlerden, akarsu vadilerinden geçti.
Ulaştığımız en yüksek rakım yaklaşık 400 metreydi. Bu bile S.’in heyecanlanmasına, 10 dakikada bir GPS’inden bize yeni rakım raporu vermesine yetti. İnsanların diktiği çok belli olan ağaçlar rüzgarda sallanıp duruyor, insana aralarında konuşuyormuş hissi veriyordu. Toprak nemli ve çamurlu, ölü yapraklarla kaplıydı. Her yer bomboştu. Sadece rüzgarda konuşan ağaçların sesi vardı. Yol boyunca ince ince yağmur yağdı. Yürüdüğümüz yolun iki kenarında sık ağaçlardan oluşan ormanlar uzanıyordu. Öylesine birbirine sokulmuştu ki ağaçların gövdeleri, gün ışığının toprağa kadar ulaşmasını engelliyorlardı. Ormanın içleri giderek karanlıklaşarak, alabildiğine uzanıyordu. İnsanı korkutan bir karanlıktı bu. Bakmaya bile cesaret bulmak zordu. Neydi beni bu denli tedirgin eden? Ormanın insansızlığı mı? Derin sessizliği mi? Onun dilini konuşmayı, gönderdiği işaretleri okumayı unutmuş olmamız mı? Hiç de düşündüğümüz gibi romantik, bakımlı, sevecen ve misafirperver olmadığını hissetmek mi? Tüm bunlar bir sebepti belli ki. Ormanın Winnie The Pooh’larla ve kamp arazileri ile hiç ilgisi yoktu. Soğuk, acımasız ve sebepsizdi. Ahlak kuralları, yufka yürekli istisnaları yoktu. Neyse oydu. Katı kurallarla işliyor ve sonsuza dek var olmakla, ölümü kabullenmeyi kusursuz biçimde birleştiriyordu. Avcı ve avın, itirazların ve mahkemelerin olmadığı bir dünyada sonsuza kadar sürecek olan hesaplaşmasıydı bu.
Evlerimizin rahatlığına, sıcak sulara ve çift camlara olan düşkünlüğümüz, bizi burada savunmasız ve davetsiz zavallılara dönüştürüyordu. Yol boyunca silah sesleri duyduk. İçindeki en vahşi duyguları hala evirilmemiş bir takım insanlar, hayvanları spor olsun diye öldürüyordu.
Hollandalı bir çiftin işlettiği motelde kaldık.(ahanda bu) 4 odaları vardı ve her bir odayı dünyanın bir ülkesi ve şarkısı temasıyla dekora etmişlerdi. Uzun zamandır bu kadar çocukça bir şey görmemiştim. Bizim odanın teması Yunan Adalarıydı.
Mavi beyaz renkler ve ucuz Santorini fotoğraflarıyla süslenmişti. Şarkımız da Eros Ramazotti’nin Pui Bella Cosa’sıydı galiba. Odanın girişinde otelin hikayesini anlatan bir A4 kağıt asılıydı. Bu ‘şirin’ çiftin dünyayı gezerken tanışması, gezmelere ara sıra devam etmesi, bu oteli de gezginlerin buluşma mekanı olarak hayal etmeleriyle ilgili birbirinden klişe ve sevimsiz detay vardı hikayede. Ben hiç merak etmemiştim oysa bu otelin hikayesini. S.kimde bile değildi. Kendinin hikâyesini otelinin duvarlarına asan, resepsiyonda ‘ziyaretçi defteri’ bulunduran, gelen konuklara ‘biz gezginiz, siz de gezginseniz, gelin barda oturalım, hikâyelerimizi paylaşalım’ mesajları veren bu Hollandalı çiftten ben hiç hazzetmedim. Ben zaten neden hazzederim ki?
Labels:
Brüksel Lahanası,
Gezdim Gördüm
Ulaştığımız en yüksek rakım yaklaşık 400 metreydi. Bu bile S.’in heyecanlanmasına, 10 dakikada bir GPS’inden bize yeni rakım raporu vermesine yetti. İnsanların diktiği çok belli olan ağaçlar rüzgarda sallanıp duruyor, insana aralarında konuşuyormuş hissi veriyordu. Toprak nemli ve çamurlu, ölü yapraklarla kaplıydı. Her yer bomboştu. Sadece rüzgarda konuşan ağaçların sesi vardı. Yol boyunca ince ince yağmur yağdı. Yürüdüğümüz yolun iki kenarında sık ağaçlardan oluşan ormanlar uzanıyordu. Öylesine birbirine sokulmuştu ki ağaçların gövdeleri, gün ışığının toprağa kadar ulaşmasını engelliyorlardı. Ormanın içleri giderek karanlıklaşarak, alabildiğine uzanıyordu. İnsanı korkutan bir karanlıktı bu. Bakmaya bile cesaret bulmak zordu. Neydi beni bu denli tedirgin eden? Ormanın insansızlığı mı? Derin sessizliği mi? Onun dilini konuşmayı, gönderdiği işaretleri okumayı unutmuş olmamız mı? Hiç de düşündüğümüz gibi romantik, bakımlı, sevecen ve misafirperver olmadığını hissetmek mi? Tüm bunlar bir sebepti belli ki. Ormanın Winnie The Pooh’larla ve kamp arazileri ile hiç ilgisi yoktu. Soğuk, acımasız ve sebepsizdi. Ahlak kuralları, yufka yürekli istisnaları yoktu. Neyse oydu. Katı kurallarla işliyor ve sonsuza dek var olmakla, ölümü kabullenmeyi kusursuz biçimde birleştiriyordu. Avcı ve avın, itirazların ve mahkemelerin olmadığı bir dünyada sonsuza kadar sürecek olan hesaplaşmasıydı bu.
| Belçika'nın baş döndüren yükseltileri bunlar işte. 400 metreden hallice |
Evlerimizin rahatlığına, sıcak sulara ve çift camlara olan düşkünlüğümüz, bizi burada savunmasız ve davetsiz zavallılara dönüştürüyordu. Yol boyunca silah sesleri duyduk. İçindeki en vahşi duyguları hala evirilmemiş bir takım insanlar, hayvanları spor olsun diye öldürüyordu.
Hollandalı bir çiftin işlettiği motelde kaldık.(ahanda bu) 4 odaları vardı ve her bir odayı dünyanın bir ülkesi ve şarkısı temasıyla dekora etmişlerdi. Uzun zamandır bu kadar çocukça bir şey görmemiştim. Bizim odanın teması Yunan Adalarıydı.
| İnsan broşüre kendi fotoğrafını koyar mı?Ne kadar da şirin!! |
Kahvaltı fiyata dahildi, çay, jambon, reçeller, yağlar, ballar...tek ilginç olan şey bizim Eti Puf'ların üzerindeki renkli bıcık bıcık şeylerin bir kavanozda masada durmasıydı. Ekmeğe nutella sürdükten sonra o bıcık bıcık renkli şeylerden serpiştiriyorsun üstüne, sonra da hollandalılara benziyorsun, enine boyuna alabildiğine genişliyorsun işte. Ohhhh sefam olsun
edit
No comments:
Post a Comment