Acımasız olan kim?

Cambridge Üniversitesi’nden 15 bilim insanının insan dışındaki hayvanların da bilinç dediğimiz olgunun altyapısını oluşturan bazı fiziksel özelliklere sahip olduğu konusundaki açıklamasına sevinmemek elde değil. Bu hiç kuşkusuz hayvan hakkı savunucuları için çok daha güçlü bir argüman anlamına geliyor. Bununla beraber, insanın diğer canlılarla olan ilişkisi üzerine düşünmek ve neden kendini diğerlerinden üstün bir yere koyduğunu anlamaya çalışmak için bilimsel olanın yanında, vicdanı ve ahlaki sorulara da değinmek gerekiyor. İşte bu açıklama bu yüzden önemli çünkü sadece teknik bir bilgi içermiyor, ahlaki kabullerimizin de altını oyuyor. Ahlaki kabullerimizi sarsması ise son derece tehlikeli, çünkü hayvanlarla ya da genel olarak doğa ile kurduğumuz ilişkiyi meşru kılmak için bu yargılara muhtacız. Hayvanlara karşı nasıl davrandığımız, hayvanları nasıl algıladığımızla, onları değerler sistemimizde nereye koyduğumuzla birebir alakalı değil mi? Bir canlıyı esaret altında tutmak, kendi eğlencemiz için işkenceye maruz bırakmak, anlamsız testler yapmak adına canlı canlı kesip biçmek, güzel görünmek adına derisini üzerimize geçirmek, spor olsun diye öldürmek, damak zevkimiz için akıl almaz acılara tabii tutmak ancak bir şekilde mümkün: onu daha az değerli, hissiyatı ve kişiliği olmayan, neredeyse bir eşya gibi görerek. O zaman ahlaki bir sorun kalmıyor ortada: karşıdaki bir insan olmadığına göre, insana atfedilen sevgi, merhamet, özlem, annelik/babalık hissiyatı, özgürlük isteği, adalet ve bilinç gibi kavramlar da anlamsızlaşıyor. Böylece insanların iyiliği için deneyler yapmak kabul edilebilir bir hale geliyor, yunusları havuzlara hapsetmek normalleşiyor, kürk giymek veya keyif olsun diye bizon avlamak neredeyse özenilecek şeylere dönüşüyor.  

Tabii bütün bunların altında yatan varsayım yanlış. Evet, hayvanlar insanların sahip olduğu birçok yetiye sahip değiller. Resim yapamaz, kitaplar yazamaz, ahlak felsefesi üzerine konuşamazlar. Ama bu onların hissiyatı olmayan, bilinçsiz yaratıklar olduklarını göstermez. Bu bize öğretilmiş bir şeydir. İnsanin her şeyin üzerinde olduğu, geri kalan tüm canlılarınsa ona tabii olduğu inancından yola çıkar. Bu aslında son derece ironik çünkü bilginin, aydınlanma çağının ve modernitenin bu söylemi, düpedüz cahillikten başka bir şey değil. Bunun ne kadar cahilce olduğunu yeni yeni öğreniyoruz. Teknoloji ilerledikçe, bilim bu dilsiz yaratıkların dünyasını giderek daha çok aydınlatıyor ve öğrendiklerimiz, kendini her şeyden üstün gören insanoğlunu utandıracak cinsten. Cambridge’ten 15 bilim insanının yaptığı açıklama da, işte bunu yansıtıyor. Cambridge’ten bu açıklama gelmeden önce bile, bu sonucu düşündürecek sayısız araştırma vardı elimizde. 
Örneğin, pasifliğin ve akılsızlığın sembolü olarak görülen inekler, aslında hiç de böyle değiller. Acıyı ve hazzı hissederler, cesur, meraklı ve güçlü bireyler grubun liderliğine yükselir, anneler yavrularına ulaşabilmek için kilometrelerce yok yürür. Uyurken ailelerine yakın olmayı severler, kin tutarlar ve arkadaşlık bağları kurarlar[1]. Ama bunları bilmesek daha iyi. Çünkü hiçbir şeyden anlamayan, sadece bir et yığınından ibaret olan o koca kütleyi tabağında yemek olarak düşünmek, herkes için daha kolaydır.
Üzerine binerek gezdiğimiz ve havuzlara hapsettiğimiz yunuslar, çok akıllı hayvanlar. Şişe burunlu yunuslar, kişisel farkındalığın kanıtı olarak görülen ayna testini geçen dokuz canlıdan bir tanesi. Yunuslar çok güçlü sosyal bağlar kurarlar, hasta ve yaralı yunuslara yardım ettikleri, onları ölüme terk etmedikleri, hatta bazı durumlarda nefes alabilmeleri için suyun üzerinde kalmalarına yardım ettikleri gözlemlenmiştir. Bu zeki hayvanlar insanlara karşı da benzer davranışlarda bulunurlar. Nedeni tam olarak anlaşılmasa da, yunusların insanları köpekbalığı saldırılarından koruduğu bilinmektedir[2]. Daha da önemlisi, yunusların kültür-yani kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi-sahibi oldukları ortaya çıkmıştır[3]. Bundan önce kültür kavramının sadece insanlara (ve bazı primatlara) özgü olduğu düşünülüyordu. Ama artık, bazı yunus cinslerinin yavrularına deniz süngeri kullanarak burunlarını korumayı öğrettiklerini biliyoruz. Ama bunları bilmesek daha iyi. Çünkü atlayıp zıplamaktan ve içgüdüsel davranışlar sergilemekten başka bir şey yapmayan bu deniz canlılarını eğlence havuzlarına hapsetmek, zorla ölü balık yemeğe alıştırmak, esaret altında ölü doğumlar yapmalarını izlemek herkes için daha kolaydır.

O zaman geriye bir tek soru kalıyor. Kendimizi inandırdığımız bazı kabullerin aslında gerçeği yansıtmadığını öğrenince ne yapacağız? Yaptığımızı yapabilmeye devam edebilmek için kendimize başka yalanlar uydurmamız gerekecek. Ya da yaptığımızın yanlış olduğunu, ama bunu hiç umursamadığımızı da söyleyebiliriz. İkinci el giysi mağazasında gezerken kürk deneyen bir genç kadının mağaza çalışanıyla konuşmasına şahit olmuştum. Dükkanda çalışan kişi ‘bu kürkler nasıl yapılıyor biliyor musunuz siz?’ diye sordu ona. Karşıdaki insanda bir pişmanlık, bir utanma veya kürklerin nasıl yapıldığını bilmiyorsa, bir aydınlanma hissi uyandıracağını umarak. Kadın’ın cevabı ise hem beni, hem de mağaza çalışanını hayrete düşürecek kadar rahattı: ‘Evet' dedi, 'biliyorum ve bu hiç umurumda değil’. Kendini aynada süzmeye devam etti, kaygısız ve temiz bir vicdanla. Ama ben çoğumuzun böyle olmadığını biliyorum. Çoğumuz gerçekten de hayvanların bilinci olmadığına inanıyoruz, ya da kürklerin nasıl yapıldığından haberimiz yok. İki konuda da kendimizi eğitmekse, ahlaki görevimiz. Asıl mesele şu: öğrendiklerimiz hoşumuza gitmezse ne yapacağız? Unutmayalım ki burada sadece bir moda aksesuarından değil, tüm bir sosyal, politik ve ekonomik yapılanmadan bahsediyoruz. Cambridge’den gelen haberler bu yüzden bu kadar önemli.

Labels: , ,
edit

1 comment:

Anonymous said...

Teşekkürler... Büyük resmin önemli bir parçası aktardıklarınız... Ancak, bu parça, resmin bütünü içinde yer ve değer kazanacak... Peki öbür tarafta ne var? Şiddet... canlının canlıya şiddeti... hayvanın hayvana, hayvanın insana ve insanın insana şiddeti... Sadece şiddet mi? Hayır, sevgi ve merhamet de var... Üstelik benzer eşleşmeleri sevgi ve merhamet için de yapmak mümkün... Büyük resim ise doğa...
Bazı sorularım var:
- Hayvanları (duyuları/bilinci hakkında fikir sahibi olsun olmasın) korumaya çabalarken bunu başka insanlara nefret duyarak-şiddet uygulayarak yapmaya, dahası insana nefretinin bir kamuflajı olarak kullanmaya/kullananlara ne demeli?
- Aynı veya başka bilim adamları bitkilerin duyu/duygu/bilinçleri hakkında ciddi veriler ortaya koymaya başlarlarsa ne yapacağız?
- Ahlaki açıdan, bilinçli olmak, canlıyı değerli/yaşatılabilir kılan ana şey ise/olacaksa, nörolojik veya psikayatrik sorunları nedeniyle bilincini yitirmiş bireyleri hayatta tutma politikamız nasıl yeniden şekillenecek?