Six Feet Under ya da haydan gelen huya gider sorunsalı

Bir avuç toprak misali


'Everything, everywhere ends' diye başlamıştı Six Feet Under. Sözünü tuttu, öylece, tokat gibi bitti. Mutlu sonlara ve izlenen dizilerdeki karakterlerin sonsuzluğuna alışmış seyirciyi defalarca, acımasızca sarsarak.

Amerikan popüler kültüründe hep birinci derece, yüzeysel birşeyler buluruz, korkuları, heyecanları, umutsuzlukları, hayatla ilgili sorunları ve bu sorunların çözümünde hep naif, çocukça birşeyler vardır. Çok da fazla derinlere inmeyen. Bu çoğu zaman doğru da olsa, konu ölüm olduğunda, derinliğin veya yüzeyselliğin pek de anlamı kalmıyor. Bu çok temel varoluş sorunu karşısında herkes eşit çünkü. İşte hayatın adaleti böyle Bir şey. Evrenin adaleti. Herşey sonlu. Herşey başlıyor ve bitiyor. Neden bittiğini, neden başladığını anlamaya çalışmak belki de boşuna bir çaba. Neden buradayım? Burada olmayınca nerede olacağım?Bir yerde olacak mıyım? Gülen ve konuşan insanı vareden, etten ve kemikten fazlası yapan şey nedir? Ne eksiliyor bizden de organlardan, konuşmayan ağızlardan, görmeyen gözlerden ibaret kalıyoruz? Sorular sonsuz. Bu sorular karşısında bilginin de bir değeri yok üstelik. İster üniversite profesörü olun, ister işçi, ister Platon olun, ister Justin Bieber, karşısınızdaki bilinmeyen karşısında aynı seviyede cahilsiniz. Eğer herşey bir film senaryosu olsaydı, evrenin yazdığı bu senaryo ödüllere doymazdı. Saçma olduğu kadar tutarlı, acımasız olduğu kadar adil çünkü. Andrey Platanov'un Çevengur adlı romanında karakterlerden biri ölümü merak ettiği için intihar ediyordu. O kadar çok merak ediyordu ki 'sonra ne olduğunu'; sonunda bu merakına yenik düşüyordu. İnsana ilk başta saçma gelse de, bu, durumun mantığını son derece iyi açıklıyor. Hepimiz merak ediyoruz. Gün be gün yaşamıyoruz belki bu merakı. Üzerinde konuşmalar yapmıyor, bir cenazeye, gazetedeki bir ölüm haberine denk gelmedikçe düşünmüyoruz üzerinde. Ama o his orada duruyor. Merak kelimesi bile olan biteni karşılamıyor aslında. Merak sonuçta bilinebilecek bir şeye özgü bir duygu değil midir? Bunu istediğin kadar merak et, istersen kıçını yırt, yine karşında o duvar. Hiçbir yere gitmiyor, yerinden oynamıyor, sarsılmıyor bile. Sen karşısında ezilip büzülüyorsun, kafandan hikayeler uyduruyor, dualar ediyor, uzun yollar yürüyor, adaklar adıyorsun, kitaplara ve diğer ölümlülerin anlattıklarına sığınıyorsun. Sığınıyorsun ki duvarın bir anlamı, bir açıklaması olsun. Duvarı aralayıp ardını görmeye uğraşıyorsun ama nafile. Berlin Duvarı gibi bir şey değil ki bu, onu oraya sen koymadın. Kaldıran da sen olamazsın. Sen olmadan çok önce vardı o. Sen gittikten çok sonra da olmaya devam edecek. Biraz kıskanıyorsun o duvarı. Belki yıldızlara olan hayranlığın ondan. Onlar hep orada olacaklar çünkü, en azından senin kısacık ömrüne kıyasla, o duvar kadar uzun ömürlüler. Biraz sinirleniyorsun da. Belki kavgaların, aceleciliğin hep ondan. Ama bütün bu duyguları adaletinde eritiyor duvar. İstisnası yok çünkü. Dünyanın en zengin adamı, Meksikalı Carlos Slim de çarpacak o duvara, sokakta yaşayan evsiz amca da. Bu birliktelik biraz yatıştırıyor isyanını. Yine de bu bilgiyle karşı karşıyasın. Her an. Kendi kendinin farkında olan her canlının laneti bu. Varolanın yokolması. 'Yok' olanın 'var' olması. Bu bilgiye sahipsin, işte o kadar. Gerisi duvar. Birşey yapamıyorsun. Herşeyin çaresi var, ölümden gayri demez miyiz?Ölüm karşısındaki çaresizlik hissi, tüm varoluşumuzun, kültürün, yazıp çizdiğimiz herşeyin altını çiziyor, biz farkında olmasak da.


Yine de bunda güzel birşeyler var. Evet delilik değil bunda güzel birşeyler bulmak. E
vrenin geri kalanıyla bütünleşmenin tek yolu bu çünkü. Sonsuz döngü. Tüm bunları düşündürüyor ve insanın içine siyah bir top gibi oturuyor SFU. Claire arabasını sürüyor, göz alabildiğine uzanan bir yolda tek bir araba. Biz hayatta nasıl ilerliyorsak öyle. Yol sürprizlerle dolu, tanımı gereği bilinmeyenlere gebe, tıpkı hayatımız gibi. Ama sonu belli. Varacağı yer önceden belirlenmiş, herkes oraya varacak. Tanıdığımız, sevdiğimiz, nefret ettiğimiz herkes. O güzel bacaklarıyla Angelina Jolie de oraya varacak, kokusu bize hep bir tuhaf gelen ninemiz de. Hepimiz haydan geldik, huya gideceğiz. Asıl sorunumuz, bunda bir anlam bulmaya çalışmak. Sonu gelmeyen çabamız bu. Bu çaba içerisindeyken yapılması gereken en akıllıca şey belki de bu rastlantısallığın tadını çıkarmak. Gün batımlarının. Elde avuçta olan tek şey, yaşadığımız an çünkü. Hatıralar ve umutlarla yüklü. Gerisi; Nate Fisher'ın da dediği gibi, rüyasız bir uyku...A dreamless sleep.


Labels: , ,
edit

2 comments:

ege said...

bu dizi, benim bugüne kadar izlediğim en güzel dizi. hayat tadında, hayat gibi. ne eksik ne fazla. tam. izlerken beni de filozof yapmıştı. bir amerikan dizisiyle filozof olmak da mümkünmüş len dedirtmişti hatta. kalbimizde yaşayacak, forever.

heatmiser said...

Ben çok ağladım ege. Günlerce içim buruk dolaştım :(