İstersen biletsiz bin, kimse karışmıyo abi 2-Brüksel'de Bilet Kontrolü


Tabii bizde biletsiz binilmiyor da neden elin Avrupa’sında biletsiz binilebiliyor?
İşte hata burada. Orada da biletsiz binilmemesi gerekiyor aslında. Brüksel’den bahsedeceğim. Buraya ilk geldiğimde metroda bile turnike (turnike dediysem açılır kapanır saydam süper cool ışıklı kapı) yoktu. Otobüs şoförü zaten bana mısın demiyor, tramvay aynı şekilde… İnsan daha ne ister? Şimdilerde giderek daha fazla metro durağına kapılar yapmaya başladılar. Eski güzel günler geride kaldı. Yine de zaman zaman kapılar çalışmıyor, veya insanlar birbirine yapışarak aynı anda bir biletle geçiyorlar vesaire. Tabii tüm bunlar aynı zihniyet üzerine kurulmuş: bilet almak zorundasın. Öyle bizim anladığımız gibi değil yani. Ama almazsan otobüse binemezsin diye bir şey yok. Binersin, ama kimse karışamaz değil. Evet otobüs şoförünün umurunda değil ama kontrol olursa ödersin 80 Euronu. Yani sana kalmış. 1.6 Euro kar edeyim derken 80 Euro ödeme riskine girme seçeneğini sunuyor adam sana. Üstelik bir kere daha yakalanırsan 160 Euro. Bu kadar basit. Hiç bilet almayan insanlar tanıyorum, kontrol olunca ödeyecekleri paranın bilet parasını amorti edeceğine inanan maceraperestler bunlar. Bir de tabii bilet denen şeyi zerre sallamayan evsizler var. Adam zaten metro durağında yaşıyor, toplu taşımaya para mı verecek bir de? Bir de benim gibi ara sıra bilet parası vermeyen insanlar var. Ki bunlar tüm gruplar içinde en salak olanlar. Ya hiç para verme, ya da her seferinde ver kardeşim. En azından yakalanırsan bir şeye değsin. Metroda biletsiz gitmenin de heyecanı başka hiç bir şeyde yok beee.
Peki kontrol nasıl oluyor? Nadiren olan bir şey olduğu için, bilet kontrolü biraz gizemli, şehir efsanesi gibi bir şey. Ben hep birden beliriveren, tavandan aşağı iplerle inip kapıları tutan siyah giyinmiş adamlar olarak hayal etmiştim bilet kontrolü yapan insanları. Gelip biletsiz gezinen bedavacıları kıskıvrak yakalıyorlar, metrodaki herkes de parmakla gösterip onları ayıplıyordu. Biletsiz kişi de bu utanca daha fazla dayanamayarak ağlamaya başlıyordu. En azından ben öyle hayal etmiştim.
Gerçekle tanışma fırsatı buldum geçen hafta. Bozacıyla karşılaşmak kadar hayal kırıcıydı. Hayal kırıcı diye bir laf var mı emin olamadım şimdi. Neyse. Ekim sonu olmasına rağmen hava çok güzeldi. Çok güzel dediysem gece 14 derece falandı. Yağmur da yağmıyordu, dolayısıyla Cumartesi akşamı Brüksel’de herkes dışarıdaydı. Gece otobüsüne binmek için durağa gittim. Saat 2.40 falandı. Son otobüsün gelmesini bekleyen bir sürü genç insan biralar içiyor, yerlerde yuvarlanıyordu. Çok rahat bir ortamdı gerçekten. Otobüs geldi, biletimi okuttum (bilet dediysem üzerinde resmim olan çipli kentkart) ve yerime oturdum. Gece otobüsleri her zaman gezici tiyatro gibi oluyor. Sarhoşlar bir tarafta, gideceği yeri hala bulamamış elinde haritalar şoförden yardım isteyen şaşkın turistler bir tarafta, kızlara asılan gençler bir tarafta, kikirik kızlar diğer tarafta. Tam bir şenlik. Yola yeni çıkmıştık, bir iki durak ancak gitmiştik ki, aniden durakta bekleyen gri kıyafetli adamlar otobüsün kapılarında belirdi. Üzerlerindeki kıyafetin sırtında ‘Ticket Inspection’ yazıyordu. Ellerinde de pos makinesine benzeyen bir şey vardı. Pos makinesini yanında dürüm, pizza pizza kutusu vs. olmadan görmeye alışık değildim. Şaşırdım. Tüm kapılardan bindiler ki kaçan olmasın. Herkese bilet sormaya başladılar. Otobüse binerken kimsenin bilet gösterdiğini görmediğimden, içeride kıyamet kopacağına emindim. Çok zevkliydi, herkes hapse girecek, bense madalya alacaktım. Üstelik bir Türk olarak ülkemi Türk Milliyetçiliğine uygun biçimde temsil ediyordum. Bir de ne göreyim? O asi sarhoş gençlerin çoğu kuzu kuzu kartlarını çıkardı verdi. Kontrolcü amca kartı pos makinesine sokuyor, kartın kullanılıp kullanılmadığını kontrol ediyordu. Demek ki bu seyahat için para ödeyen bir tek ben değildim. Sistem hala işliyordu. Bir çok kişi ödeme yapmıştı. Sıra bana geldi, kartımı uzattım. Hani arabayla ülke sınırı geçerken insanın içinde bir suçluluk duygusu olur ya, hiç bir şey yapmadığın halde sanki kaçakçıymışsın da bagajda eroin varmış gibi hissedersin. İşte o duyguyla kartı verdim. Sorun çıkmadı. Gururla yerime kuruldum ve diğer insanların rezilliğini izleyeme hazırlandım. İşte o sırada fark ettim: olaylar hiç de benim hayal ettiğim şekilde gerçekleşmiyordu. Bileti olmayanlar ağlamıyor, kontrolcü amcalar ve biletli yolcular onlara ayıplayıcı bakışlar atmıyordu. Kimsenin umurunda değildi. Kontrolcü amcaya biletim yok diyordun, o da ‘Identité silvuple’ diyordu, sen de kimliğini uzatıyordun. İnsanları cinsiyetlere göre pembe mavi diye ayıran kimlik kartlarının bir üst teknolojisi olan çipli kimlikler var burada. Büyük birader daha iyi izleyebilsin diye. Onu veriyorsun adama, hooop devlete 80 Euro borçlandın. Ben para alışverişleri, bozuk paranın çıkışmaması, ağlayıp yalvaranlar, adamın cebine para sıkıştırmaya çalışanlar, yerlere düşen, dizini döven kadınlar hayal etmiştim. Bunların hiç biri olmuyordu. Kartlar alınıp veriliyordu sadece. Çok sıkıcıydı. Tabii bazılarının kimliği yoktu yanında. Bizimle gelin o zaman diyorlardı. İşler orada biraz daha heyecanlı oluyor tabii ama beraber otobüsten indikten sonra ne olduğunu bilemediğim için bir şey diyemem. Kontrolcü amcalar adam ayırmada gerçekten ustalar. Sarı saçlı güzel bir takım kızlara ne biletiniz var ne kimliğiniz, ne yapacağız şimdi diye sordular. Kızlar gülümseyip yalvardı, burada yaşamıyoruz, Brüksel’e gezmeye geldik dediler. Adamlar da hadi inin aşağı, gözümüz görmesin sizi diyerek gitmelerine izin verdi. Büyük Birader bile güzel bir kadın karşısında çaresiz kalabiliyor bazen. Ama Fas’lı ve çirkin bir genç erkeksen yandın. Otobüsün en arka koltuğunda oturan, elinde bira kutusu olan adamı gören kontrolcü amcalar hemen olay yerine koştular. Bilet sordular, yoktu. Kimlik sordular, verdi. Sonra bu bira ne? İçemezsin otobüste! dediler adama. Sarışın kızlar gecenin karanlığında çoktan kaybolmuştu o sırada. Otobüsteki tüm kontrol işi bitmişti ama hepimizin enspektörlerin Fas’lı genci sinir etmesini izliyorduk. O birayı atacaksın dediler. Tamam dedi, şöyle kapıdan dışarı atarım. ‘hayırrr, gidip çöpe atacaksın’ diye sinirlendiler. ‘Tamam atarım ama otobüs beni beklesin son otobüs bu’ dedi. Tabii bunu 5 dakika tartıştılar, bu kadar hızlı olmadı. Adamı ite kaka dışarı çıkardılar, otobüs de kapılarını kapattı, adamı bıraktı gitti. Büyük Biraderin ülkesinde Fas’lı bir genç olmak ne kadar da zordu. Bense ilk kontrolümden alnımın akıyla çıkmanın haklı gururuyla eve döndüm.

Not: Bu konunun en absürd kısmına geleyim: kontrol yapılacağını önceden haber veriyor adamlar internet üzerinden veya gazeteden!Diyor ki Cumartesi saat 14-16 arası tramway'da kontrol olacak. Şu yaşıma geldim, Avrupa'lı kafasına akıl sır erdiremedim kardeş.
Labels:
edit

No comments: